Antik Mısır'daki felaketler mucize mi yoksa zincirleme ekolojik çöküş mü?
Araf 130–135'in Mısır tarihi, arkeoloji ve ekoloji bilimi ışığında yeniden okunması
Araf suresinde bir şekilde herkesin zihninde yer etmiş olan çekirge ve kurbağa istilası imgeleri ile Nil'in kana bulanması anlatıları fantastik birer mucize gibi kodlanmıştır. Musa ile Firavun toplumunun karşılaşmasını anlatan bu bölüm geleneksel anlatıda çoğunlukla birbirinden bağımsız doğaüstü gökten gelen felaketler dizisi şeklinde okunur. Önce tufan gelir, ardından çekirgeler, bitler, kurbağalar ve sonunda suyun kana dönüşmesi. Fakat Kuran'ın kendi kelimeleri dikkatle takip edildiğinde bundan daha farklı bir okumaya kapı açılmaktadır. Kuran bu olaylara hiçbir zaman mucizeler demez, ayet yani yani göstergeler der. Dahası bunları ayatin mufassalat yani birbirinden ayrılmış, fasılalarla belirginleşmiş yani aralarında belli zaman dilimleri olan göstergeler olarak tanımlar.
Ardından üzerlerine tufanı, çekirgeleri, ekin zararlılarını, kurbağaları ve kanı, birbirinden ayrıştırılmış göstergeler olarak irsal ettik. Yine de büyüklük tasladılar ve cürüm işleyen bir kavim oldular.
Araf 133
Ayetin yapısı olayları tek gecede veya birkaç hafta içinde peş peşe meydana gelmiş olağanüstü hadiseler olarak okumamızı zorunlu kılmaz. Ayetin öncesi ve sonrasını birlikte ele aldığımızda zamana yayılmış bir tür çevresel zincirleme reaksiyonlar dizisi belirir. Modern ekoloji bilimi, Nil'in eski su mimarisi, Ramsesler dönemi idari belgeleri ve antik Mısır arkeolojisini birlikte değerlendirdiğimizde ise insanların kendi elleriyle sebebiyet verdikleri ekolojik yıkım ihtimali şaşırtıcı derecede somutlaşacaktır. Derine doğru inelim. Yine hayli uzun bir yazı olacak, sıkılganları şöyle köşeye doğru alalım :)
Anlatı Araf 130 ile olayların çevresel zeminini verir:
Firavun avanesini yıllarca ürünlerden eksiltmeyle yakaladık ki hatırlasınlar.
Araf 130
Ayetteki es-sinin dilimize sene olarak geçmiş bir kavram, uzayan yılları tanımlar, Kuran'da bir de aam olarak geçen kavram da yıl olarak çevrilir ama eksiktir, bu ikisinin farkına şimdilik girmeyeceğim ama kısaca değineyim, Arapçada sene kelimesi genellikle kıtlık, kuraklık ve zorluk yılları için kullanılırken aam kelimesi yağmur, bereket ve kurtuluş yılları için kullanılır. Ürünlerden noksanlaştırma ise tarımsal üretimde meydana gelen süreklilik kazanmış bir düşüşü gösterir. Böylece 133. ayette görülen olaylardan önce zaten uzun yıllara yayılmış bir ekonomik ve ekolojik gerilim söz gözlemlenir.
Bu ayrıntıyı yaklaşık M.Ö. 13. yüzyıl ortalarındaki Mısır tarihine baktığımızda yakalayabiliyoruz.
British Museum'da bulunan Papyrus Anastasi VIII isimli belge Ramose adlı bir görevlinin Djehutyemheb adlı başka bir yöneticiye gönderdiği gerçek bir idari mektuptur. Müze kaydı da papirüsü doğrudan bu iki kişi arasındaki hiyerarşik yazışma olarak tanımlar.
Mısırbilimci Sarah Groll mektupta adı geçen tarihsel kişilere dayanarak belgeyi II. Ramses'in 36 ila 39. saltanat yılları arasına tarihlendirir. Geleneksel II. Ramses kronolojisi kabul edildiğinde bu yaklaşık M.Ö. 1240'ların ilk yarısına denk gelir. Groll'un dikkat çektiği asıl husus ise tarihten daha önemlidir, mektup normalde sulak ve üretken bir bölgeden beklenen ürünlerin ilginç bir şekilde gelmediğini anlatmaktadır.
Balık miktarı düşmüştür. Tahıl ve yulaf sevkiyatında sorunlar vardır. Tamarisk isimli bitki bulunamamaktadır. Her yıl tarımsal ürün taşıması gereken deniz taşıtları beklenen yükü alamamaktadır. Groll bu durumu ciddi kuraklık koşullarının göstergesi olarak yorumlar ve belli başlı bölgelerin süreğen yıllar boyunca olağan üretkenliğini kaybettiğini belirtir.
Yani elimizde II. Ramses döneminde doğu nil ve doğu sınır kuşağında gerçek bir kuraklık ve tarımsal üretim krizi yaşandığını gösteren antik bir idari kayıt mevcuttur.
Dolayısıyla Araf 130'daki yıllarca süren ürünlerden noksanlaştırma ifadesi tarihle örtüşür.
Nil sistemindeki değişimin başka bir jeolojik izi daha vardır. Mısır'ın oldukça güneyindeki Amara West çevresinde yapılan kanal araştırmaları bir Nil kolunun yaklaşık M.Ö. 1270 civarında artık düzenli mevsimsel akışını sürdüremediğini göstermiştir. Tarihlemenin hata aralığını göz önünde bulundurmalıyız fakat araştırma II. Ramses zamanında Nil'in bazı kollarında su rejiminin ciddi biçimde değiştiğini ve daha önce tarıma hizmet eden alanların giderek kuraklaştığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Yani iki farklı veri türü aynı genel resmi desteklemektedir. Jeoloji değişen Nil rejimini gösterirken bir idari papirüs ise üretim ve balık miktarındaki sıkıntıyı belgelemektedir.
II. Ramses döneminin doğu deltası'nı bugünkü Mısır haritasına bakarak düşünmek büyük bir hata olur. Pi-Ramesses II. Ramses döneminin başkentiydi, bugünkü Mısır'ın kuzeydoğusunda, Nil Deltası'ndaki Kantir ve Tell el Daba çevresinde bulunuyordu. Bölge nehir kolları, kanallar, bataklıklar ve limanlarla iç içe bir su coğrafyasına sahipti.
Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nün Tell el Daba çalışmalarında Pelusiac Nil kolundan doğuya doğru ayrılan geniş F2 ve F3 kolları ve bunları birbirine bağlayan daha küçük su yolları tespit edilmiştir. Yerleşilebilir alanlar ise bu su yollarının arasında kalan ve taşkından korunan kum yükseltileri üzerinde bulunuyordu. F2 kolu sığ olmasına rağmen deniz ulaşımına elverişliydi. Başkent'in liman ve ticaret sistemi bu nehir ağının üzerinde yaşamaktaydı. Pelusiac Nil kolu antik çağda Nil deltası içinde kuzeydoğuya doğru akıp Akdeniz'e ulaşan ana kollardan biriydi. Bugün büyük ölçüde kurumuş ve eski yatağı değişmiş durumdadır.
Firavun Mısırı Nil'e bağımlıydı fakat Nil'in suyunun insan hayatına nasıl ulaştığı yalnızca doğal olaylar tarafından belirlenmiyordu. Kanalların açık tutulması, su yollarının düzenlenmesi, sürekli temizlik ve bakımlarının yapılması, setlerin korunması, tarım alanlarına suyun dağıtılması, limanların kullanılabilir tutulması ve ürünlerin deniz taşıtlarına taşınması örgütlü insan emeğine bağımlıydı.
Böylesine yoğun biçimde yönetilen bir sistemde uzun süreli kuraklık zincirleme etkiler doğurur. Su azaldıkça kanalların taşıma kapasitesi değişir, tortu birikmesi kolaylaşır, tarım alanları küçülür, üretim azalır ve sistemin her parçasını çalışır durumda tutmak daha fazla insan emeği gerektirir. Nitekim antik Başkent'in yüzyıllar sonra terk edilmesinin temel nedenlerinden birinin Pelusiac Nil kolunun giderek kuruması ve su sisteminin işlevini kaybetmesi olduğu arkeolojik araştırmalarda açıkça görülmektedir.
Aynı zamanda Araf suresinde anlatılan çevresel olayları toplumsal çatışmadan bağımsız düşünmemek gerekir.
Musa'nın hareketinin zorunlu işgücünde veya devletin günlük üretim ağında ne kadar büyük bir kesinti meydana getirdiğini gösteren çağdaş bir Mısır belgesi elimizde yok. Fakat tarihsel sistemin yapısı bize şu mekanizmayı açık bırakmaktadır, zaten çevresel stres altında bulunan bir ekonomide devletin işgücü, taşımacılık veya su yönetimi organizasyonunun bozulması doğal bir iklim sorununu çok daha büyük bir toplumsal felakete dönüştürebilir. Yani Musa taraftarlarının Firavun'a hizmet etmeyi bırakması bu kuraklık ortamında ekolojik yıkımı daha da şiddetlendirmiş olabilir mi? Antik belgelerde iş bırakma ve grev eylemlerine rastlayabilir miyiz?
Bir nehir taşkınının yönetilebilir bir olay mı yoksa yıkıcı bir felaket mi olacağını insan altyapısı büyük ölçüde belirleyebilir.
Araf 133'teki tufan'ı tekrar hatırlayalım. Taşkın kuraklığın devamındaki şok olabilir mi?
İlk bakışta uzun kuraklık yıllarının ardından bir tufan yani büyük taşkın gelmesi çelişkili görünebilir. Ama Nil'in ekolojik ve hidrolojik yapısı açısından bu bir realitedir.
Nil'in Mısır'daki taşkınları büyük ölçüde binlerce kilometre güneyde, özellikle Etiyopya yaylalarındaki yağışlarla belirlenir. Birkaç düşük taşkın yılını olağanüstü güçlü bir taşkın yılı takip edebilir. Kurak bir dönem, ertesi yılalrda aşırı yağış meydana gelmesini engellemez.
Sorun tam tersine daha da büyüyebilir. Uzun süre düşük suya göre biçimlenmiş, tarımsal üretimi düşmüş, kanallarında tortu biriktirmiş ve insan yönetimi zayıflamış bir delta sistemi aniden büyük miktarda su aldığında eskiden yönetilebilir olan taşkın geniş alanları su altında bırakabilir.
Bu nedenle Araf 130'daki uzun süreli ürün kaybı ile Araf 133'teki tufan aynı çevre krizinin iki farklı evresi olabilir.
Taşkın ayrıca bir sonraki çevresel olay için gereken zemini hazırlayacaktır. Çekirgeler.
Çöl çekirgesinin biyolojisi burada Kuran'daki sıralamayla dikkat çekici biçimde uyuşmaktadır.
FAO verilerine göre çöl çekirgeleri yumurtalarını yeterince nemlenmiş kumlu veya kumla karışık killi toprağa bırakırlar. Yumurtaların gelişmesi için toprak nemi, yavruların gelişebilmesi için de yağış sonrasında oluşan yeşil bitki örtüsü gerekir. Popülasyon yoğunluğu arttıkça çekirgelerin davranışı değişir ve tek başına yaşayan bireyler sürü davranışına geçebilir.
Daha da önemlisi bunun bir zaman ölçeği vardır. FAO'nun biyolojik verilerine göre bir çekirge nesli yaklaşık üç ay sürer ve uygun şartlarda sayı her nesilde yaklaşık yirmi kat artabilir. Teorik olarak üç ayda 20, altı ayda 400, dokuz ayda 8.000 katlık bir artış mümkündür.
Bu nedenle Kuran'daki fasılalı kavramı yeniden belirleyici hale gelir.
Tufan ile büyük bir çekirge sürüsü arasında aylar bulunması beklenir. Olaylar mufassalat yani birbirinden ayrılmış göstergeler olarak tanımlanıyorsa ekoloji biliminin ihtiyaç duyduğu zaman aralığı ayetin yapısıyla tam olarak uyuşur.
Aşırı yağış veya taşkın sonrası Mısır, Sudan, Sina ve Kızıldeniz çevresindeki yarı kurak alanların nemlenmesi, yeni bitkilerin çıkması ve birkaç çekirge neslinin üremesi sonucunda delta tarım alanlarına ulaşan büyük sürüler oluşabilir. Çekirge sürülerinin günde yüz kilometreyi aşabilen mesafeler kat edebilmesi nedeniyle üreme alanlarının bizzat Nil tarlalarının içinde bulunması da gerekmez.
Ayetteki bir sonraki gösterge böylece doğrudan anlaşılabilir bir ekolojik mekanizmaya dönüşecektir, çöken tarımın bir sonraki böcek istilası, kummal.
Çevirilerde el-kummal çoğunlukla bitler şeklinde verilir. Fakat kelimenin eski Arapça kullanım alanı bundan daha geniştir ve ekinlere musallat olan küçük zararlılar anlamı taşır.
Uzun süren ürün kaybının ardından taşkın yaşamış, daha sonra çekirge saldırısına uğramış bir tarım ekonomisinde geriye kalan mahsulün hem tarlada hem de depolarda küçük zararlılara karşı son derece kırılgan hale gelmesi beklenir.
Burada ayet bize böceğin zoolojik türünü vermez. Dolayısıyla belirli bir modern türü kummal ile özdeşleştirmek de gerekli değildir. Ayetin söylediği daha temel düzeyde yeterlidir, çekirge istilasının ardından yeni bir küçük bitki zararlısı dalgası ortaya çıkmaktadır.
Ekolojik sistemlerde bu tür ardışıklıklar olağandır. Bir habitatta su, nem, bitki örtüsü ve depolama şartları değiştiğinde bütün böcek grupları da kendi üreme sürelerine göre farklı zamanlarda tepki verirler. Tüm olaylar zincirleme tetiklenir.
Böylece tufan, çekirge ve bitki zararlıları dizisi aynı çevre bozulmasının farklı gecikme sürelerine sahip sonuçları olarak okunabilir.
Bir taşkının en belirgin sonuçlarından biri su çekilirken geride binlerce sığ gölcük, kanal cebi, bataklık ve geçici sulak alan bırakmasıdır. Bunlar ise amfibiler için son derece verimli üreme alanlarıdır, yani kurbağalar.
Kurbağaların yumurtaları ve larvaları sığ, sıcak ve özellikle büyük balıkların sınırlı olduğu geçici sularda çok hızlı gelişebilir. Aynı dönemde ortaya çıkan büyük böcek popülasyonları da erişkin kurbağalar için olağanüstü bir besin kaynağıdır.
Dolayısıyla kurbağa istilası için bir anda milyonlarca kurbağanın gökten yağması şeklindeki düşünce primitiftir. Aylar önce taşkınla oluşmuş çok geniş bir bölgede aynı üreme mevsiminde büyüyen büyük bir kurbağa kuşağı gelişebilir.
Sonra geçici sular çekilmeye başlar.
Su ısınır, kirlenir, oksijeni azalır, yaşam alanları daralır. Yoğun kurbağa popülasyonları kalan nemli alanlara ve insanların yerleşimlerine doğru hareket etmeye başlar.
Böylece insanların gözlemlediği asıl olay zaten ekosistemde oluşmuş devasa bir kurbağa popülasyonun aynı dönemde insanların yaşam alanlarını istila etmesi olabilir.
Dizinin en çarpıcı kelimesi ed-dem yani kandır.
Fakat Kuran'ın söylediği ile sonraki fantastik anlatı geleneğinin söylediğini birbirinden ayırmamız şarttır. Araf 133 Nil'in bütün suları gerçek kana dönüştü demez. Ayette yalnızca dem geçer.
Burada modern tatlısu ekolojisi son derece ilginç bir mekanizma sunmaktadır.
Bazı mikroskobik tatlısu canlıları uygun koşullar oluştuğunda olağanüstü yoğunluklara ulaşarak suyun rengini kırmızıya çevirebilir. Özellikle öglena adı verilen mikroorganizmaların oluşturduğu yoğun kümelenmeler bilimsel literatürde doğrudan red bloom yani kırmızı su patlamaları olarak tanımlanmaktadır.
2024 tarihli kapsamlı bir ekoloji incelemesi bu canlıların özellikle sıcak, besince zengin ve organik yükü yüksek durgun sularda çoğaldığını göstermektedir. Yoğun kümelenmeler sudaki oksijeni azaltabilir, su ekosistemini bozabilir ve balık ölümlerine yol açabilir. Euglena sanguinea adı verilen tür ise yoğunlaştığında belirgin kan kırmızısı su oluşturabilmekte ve bazı türleri balıklara zarar veren toksinler üretebilmektedir. Ve literatüre geçen adı da ilginçtir, burgundy blood alga, yani burgonya kan yosunu.
Uzun süren tarımsal krizden sonra gelen taşkın çok büyük miktarda organik materyali ve besini su sistemine taşır. Taşkın çekildikçe kanallar ve gölcükler birbirinden ayrılır. Akış yavaşlar. Sığ su Mısır güneşinde hızla ısınır. Ölü bitkiler, hayvan atıkları, tarımsal materyal ve yerleşimlerden gelen organik yük suda birikir. Böyle bir sistem mikrobiyal patlamaların oluşması için gereken şartları üretir.
Sonuç gerçekten de gözle görülür biçimde kan kırmızısı su olabilir.
Araf'taki kan göstergesinin doğal bir tatlısu biyolojik olayıyla meydana gelmesi bilimsel olarak mümkündür ve ayetteki zincirin tamamı ekolojik olaylardır. Zincirin son halkasının da ekolojik olması bağlama uygundur.
Zühruf 48, 49 ve 50'de Musa Firavun anlatısında:
Onlara gösterdiğimiz her gösterge diğerinden daha büyüktü..
şeklinde anlatılması her müstakil krizin çözüme yaklaşmasında tekrarlayan kriz dalgaları zinciri izlenimi yaratmaktadır.
Olayların hangi firavun döneminde yaşandığına dair bugün kesin olarak ortaya çıkmış çağdaş bir belge yoktur. Bu nedenle II. Ramses şimdilik bazı kanıtlarla desteklenen bir hipotezdir.
Ama elizmide bir tarih üst sınırı da bulunur. Merneptah Steli yaklaşık M.Ö. 1208-1207'de Kenan'da Israel olarak tanımlanan bir halktan söz eder. Hiyeroglifte kullanılan işaretler bu ismi bir şehirden ziyade bir insan topluluğu olarak sınıflandırmaktadır. Bu ibare daha sonraki İsrail topluluğuyla tarihsel süreklilik olarak kabul edilecekse Mısır'dan ayrılmayla ilişkilendirilecek temel kırılmanın bundan önce gerçekleşmiş olması gerektiğini gösteren önemli bir üst tarih sınırıdır.
Dolayısıyla yaklaşık M.Ö. 1240'larda çevresel gerilim yaşayan Başkent ile yaklaşık M.Ö. 1208'de Kenan'da belgelenen Israel topluluğu arasında kronolojik açıdan makul bir aralık vardır.
II. Ramses Mısırı'ndan kalan Turin Grev Papirüsü devlet işçilerinin topluca işi bırakabildiğini gösteren en eski belgelerden biridir. Bu belge Firavun yönetiminde çalışan grupların toplu biçimde üretim ve bakım faaliyetlerinden çekilmesinin tarihsel olarak mümkün olduğunu kanıtlar. Eğer Musa'ya katılan geniş bir işçi veya bağımlı emekçi kitlesi Firavun yönetimini protesto ederek kanal temizliği, set bakımı, tarımsal üretim ve taşımacılık gibi günlük görevleri aksattıysa, zaten kırılganlaşmış olan Nil sistemindeki çevresel krizin çok daha hızlı büyümesine katkıda bulunmuş olabilirler.
Ve ilginç bir bilgi daha, antik Mısır'da Firavun'un en temel görevi evrensel ve toplumsal düzen olan Maat'ı korumak ve Nil'in her yıl düzenli taşmasını sağlamaktı. Bu ekolojik çöküş zinciri sıradan bir doğa olayı olmanın ötesinde Mısır halkının gözünde bizzat Firavun'un tanrısallığının ve politik meşruiyetinin çöküşü anlamına gelecekti. Musa'nın siyasi zaferi bu ekolojik krizin Firavun'un otoritesini sıfırlamasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Kuran güneşi, ayı, geceyi, gündüzü, yağmuru, bitkilerin çıkmasını, canlıların oluşumunu ve göklerin düzenini sürekli ayet olarak adlandırır. Bunların ayet oluşu düzenli biçimde işleyen doğa sistemine dikkat çekilmesinden ileri gelir.
Bu nedenle Araf 133'ü bilimsel ve ekolojik mekanizmalarla açıklamak ayet niteliğini destekler. Ama desteklenmeyen şey 'ayet' kelimesinin mucize olarak çevirilmesi ve doğaüstü bir takım numaralar olarak anlatılmasıdır. Kuran'da hiçbir şekilde doğaüstü mucize anlatısı yer almaz.
Kuran'ın anlatısında Firavun toplumunun kendi azgınlıkları ve taşkınlıkları nedeniyle karşılarına çıkan göstergeleri rasyonel biçimde okuyamamalarından kaynaklanan bir yıkım yer alır.
Yıllar süren üretim kaybı, kuraklık, toplumsal gerilimin büyümesi, fikir ayrılıklarından ortaya çıkan grevler, su sistemlerinin kırılması, taşkınlar, aylar sonra tarımı yok eden çekirge sürüleri, ardından küçük zararlıların türeyip kalan ürünleri vurması, değişmiş sulak alanların kurbağa popülasyonlarını insanların yaşam alanlarına taşıması ve su sisteminin kendisinin bakteriler ve alglerce bozularak kan görünümüne varabilecek yoğun mikrobiyal etkinin ve biyolojik bir değişimin yaşanması. Bu ekolojik bir reaksiyonlar zinciridir.
Bu yüzden anlatının merkezinde Firavun ve avanesinin ısrarla sihir dediği şey aslında ısrarla okunmayan ekolojik ve toplumsal göstergelerin sonuçlarıdır.
Araf 130–135'te tarif edilen olayların tamamı doğa yasaları çerçevesinde gerçekleşen bir dizi zincirleme ekolojik olaydır.
Çevresel olarak kırılganlaşmış bir toplumda doğal süreçlerin, insan yönetimindeki bozulmaların ve canlı sistemlerin gecikmeli tepkilerinin birbirine eklenerek büyük bir ekolojik çöküş yaratmasıyla bütünüyle uyumludur.
Göstergeler yani ayetler doğanın işleyişinin sonuçlarının artık görmezden gelinemeyecek kadar görünür hale gelmesidir.
Ve düşünce deneyi:
Madem ki doğanın yasaları ve bozulan su rejimi Firavun sistemini adım adım yıkıma götüren asıl 'ayetler'di, o halde anlatının sonundaki o büyük kapanışı, suların açılması ve Firavun'un boğulması sahnesini de bu ekolojik çöküşün nihai zirvesi olarak yeniden düşünmek nasıl olur?
Uzun yıllar süren kuraklıklar ve ani taşkınlarla dengesini bütünüyle yitirmiş, yatak değiştirmiş ve altyapısı çökmüş devasa bir nehir sisteminde suların aniden çekilmesi doğaüstü bir anomali midir, yoksa hidrolojik bir gerçeklik mi? Musa ve ezilen halkının yürüyerek aştığı o kuru yol, deltada suyu çekilmiş eski bir Nil kolunun tabanı, Firavun ve ordusunu yutan o devasa su kütlesi ise aynı havzada patlayan son bir ani taşkın şoku olabilir mi?
Belki de en büyük ayet doğanın şaşmaz yasalarının gerçek yöneticisinin, kendini yeryüzünün tanrısı zanneden bir tiranı bizzat Maat adına kontrol ettiğini sandığı sularda boğmasındadır.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



