Frankenstein evreninden canlılığın kökenine
Farklı bir Rahman 15 okuması
Kasvetli bir Kasım gecesi, gotik bir şatonun tepesindeki izbe laboratuvar odasından izlenen şiddetli yağmur pencereleri usanmadan döverken kapkara bulutlar köpürürcesine yaklaşmaktadır. Fırtınayla birlikte şimşeklerin içeri taşıdığı yanıp sönen aydınlıkta canavarın gözleri de sanki bir büyür bir küçülür gibidir. Gök gürültüleri giderek artmaya devam eder. Taş duvarlar neredeyse sarsılır, tavana kadar yükselen eski kablolar kıvılcım saçarken gece karanlığı aniden bir anlığına gündüze dönüverir. Güçlü yıldırım ışığının altında canavarın bedeni dikiş hatlarının tüm sınırlarında ürpererek titrer. Bir anlık sessizliğin ardından sönük ışığın titrek parıltısında yaratığın donuk sarı gözü açılır, inanılmaz! Ağır ağır soluk mu alıyordur yoksa? Ve sarsıntılı bir hareketle kaskatı uzuvları kıpırdamaya başlar. Canlanmıştır.
İnsan elinin tasarladığı beden, göğsünde filizlenen yepyeni ritimle kendi karanlığını geride bırakır. Artık uyanmıştır.
1818'de yazılan Frankenstein romanının pek çok versiyonu yapıldı, popüler kültürün değişmez unsurlarından biri haline geldi. Eklemlenmiş beden parçalarının çok güçlü bir enerji ile canlandırılma fikri bize bazı başka çağrışımlar yapabilir mi? Şimdi insan bedenindeki elektriksel yapıya, maddenin nasıl canlılığa geçtiğine yani canlılığın kökenine doğru ufak bir yolculuğa çıkalım.
İnsan bedeninde elektrik, hücrelerin zarında kurulan ufak voltaj farklarıdır aslında, bir nevi küçük piller gibi çalışır. Hücreler tuzları yani sodyum ve potasyumu farklı ölçülerde dağıtır, kapılar gibi açılıp kapanan kanallar da bu yük akışını yönetir. Beyinde bu açılıp kapanmalar zincirleme olunca sinir boyunca kıvılcım gibi ilerleyen mesajlar doğar, kalpte ise içten çalışan bir ritim saati düzenli elektrik atımları üretir ve tüm kalp kası eşzamanlı kasılır. Bu elektriğin varlığını rahatlıkla ölçebiliriz, kalbin atımlarını EKG ile milivolt düzeyinde, beynin dalgalarını EEG ile mikrovolt düzeyinde kaydedebiliriz. Ekeltro şok cihazının kısmen durmuş gibi görünüp düzensiz çalışan kalbi yeniden ritme sokabilmesi de kalbin elektrikle çalıştığının en görünür kanıtıdır.
Bitkilerde de benzer bir mantık işler, tek fark küçük pillerin kurulma yolu ve yanıtın biçimidir. Kök ve yaprak hücreleri zarlarında voltaj farkı kurar ve bu sayede besin ve su alımını, gözeneklerin açılıp kapanmasını ve savunma tepkilerini yönetir. Mesela venüs sinekkapan bitkisi yaprağına iki kez dokunulduğunda milisaniyeler içinde kapanır, bu yaprağın içindeki elektriksel uyarının tetiklediği bir harekettir. Küstüm otuna temas ettiğimizde yaprakların hızlıca sönmesi yine elektrik sinyalleriyle gerçekleşir. Yani hem insanda hem bitkilerde canlılığın koordinasyonu gözle görünmeyen ama ölçülebilen bu elektriksel akımlar sayesinde yürür.
Peki canlılık nasıl oluşur? Bir madde cansız iken nasıl canlı hale gelebilir?
Bu konuda pek çok bilimsel teori üretilse de canlılığın kökenine dair çalışan bir formül geliştirilememiştir. Farklı senaryoların ortak paydası elektrik ile oluşturulan enerji ve yük ayrımlarının hem molekülleri sentezlemesi hem de ilk metabolik döngülerde pil görevi görmesidir. Yani tam olarak kökenini bilemesek de enerjinin canlılığın kaynağı olduğunu idda edebiliriz.
Rahman Suresi'ne gidelim ve bize nasıl ilginç bir açılım yaptığını izleyelim:
14. İnsanı salsal'den ve fehhar'dan yarattı.
Burada hammaddesini söyledi, detaylarına burada girmeyeceğiz ama yapı taşı olduğunu bilmemiz yeterli.
15. Ve cinleri dumanı olmayan ateşten yarattı.
Bu çeviri ne yazık ki İslam tarihinin en büyük karartmalarından birini içerir. Cinler olarak çevrilen kelime çoğul değil tekildir. Arapça orijinalinde halakal canne der. Bu tekil kelime nedir? Neden çoğulmuş gibi dezenformasyon yapılmış ve neyin üzeri örtülmüştür?
kökü ce-ne-ne dir ve kök çekirdeği örtülü, gizli, saklı, saklanmış ve korumalı anlamı taşır. Burada duralım, günümüz terminolojisi ile bu terim 'kriptolanmış' olabilir mi?
Aynın kökten türeyen kelimelere bakalım, cenin rahimde gizli duran canlıdır. Cennet örtülmüş ve saklanmış bahçedir. Aklın perdeyle örtülü haline mecazen mecnun denir. Bu kök ailesini bir arada düşündüğümüzde ortak noktasının saklanmış ve korunmuş oluşuna dair güçlü bir işaret görürüz. Dilimize geçmiş olan can kelimesinin kökeni farsça zannedilir, arapçadır ve semitik dillere uzanır. Gözle doğrudan görünmeyen ama bedenin örgülerini çalıştıran gizli bir akıştır. Dumansız ateşin görünmezliği ile canlılığın sürmesi arasındaki bağ böylece hem filolojik hem biyofizik düzeyde aynı düğümde birleşiyor olabilir mi? Yani görmediğimiz anahtar gördüğümüz canlılığın kaynağı olabilir mi.
Rahman 15'in doğru çevirisini yapalım:
15. Ve canlılığı dumanı olmayan ateşten yarattı.
yani enerjiden, ama bunu kriptoladı ve kökeni asla bulunamayacak.
Kasas 31'de Can kelimesine yine hatalı anlam verilmiştir.
31. "Asanı yere bırak!" Onun yılan gibi hareket ettiğini görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa, dön! Korkma, güvende olanlardansın."
keenneha cannun tabirine yılan gibi anlamını verenler bizden bir şeyi gizlemeye çalışıyor olabilir mi? Can kelimesinin burada yılan ile uzaktan yakından alakası yoktur. Gerçek anlamı 'canlı gibi hareket etmesi' dir.
Canlılığın kökenine dair Kuran'ın bize açtığı enerji vurgusu bizden yüzyıllardır gizlenmekte.
Canlılık, düzenlenmiş ve tasarlanmış maddenin içinde dolaşan ve gözle görünmeyen bir dumansız ateş yani enerji ile sağlanır. Bu enerji zar potansiyellerinde, iyon akışlarında, redoks devrelerinde ve moleküler motorların adımlarında kendini belli eder. Dilin kökleri bu ritmi kriptolanmış olarak işaretler. Kuran'daki cann eğer canlılık ise 'cinler' konusundaki tüm teoriler de değişmek zorundadır.
Kuran'daki tek bir kelimenin yanlış anlamlandırılması bile algı dünyamızın tüm paradigmalarını yerle bir etmeye yeterlidir. Gerçeğe ulaşmak için derinleşmekten başka çare yoktur.
Canlılığın kökeni Darwin'e sorulduğunda çalışma alanının türlerin kökeni olduğunu belirtmiş ve canlılığın kökeninin bilinemez olduğuna dikkat çekmiştir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
* Meraklısı için not:
Romanda Victor Frankenstein canlandırma sürecini gizli tutar, bu da canlılığın kökeninin gizliliğine dair garip bir ironidir aslında. Tam olarak ne yaptığını açıkça tarif etmez. Ancak yazar Mary Shelley'nin bu fikri geliştirirken Galvanizm'den ilham aldığı düşünülür. Yıldırım ile canlandırma fikri ise orijinalinden sonraki versiyonlara Galvanizm'in hayvansal elektriğe yaptığı vurgu nedeniyle eklenmiştir.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.


