Güzin Göksu
1 Temmuz 2026, 12:18Güncel5.276215 dk okuma

Hayatımızı neye adıyoruz?

Modern kahramanlık, sahte sıratlar ve Kuran'ın çağrısı

Podcast olarak dinle
Makaleyi istediğin hızda dinleyebilirsin
Hayatımızı neye adıyoruz?

İnsanın hayatını neye adadığı çoğu zaman neye inandığından daha önemli bir önceliktir. Çünkü inanç dilde taşınabilir adanmışlık ise bedel ve eylem ister. İnsan ne uğruna yoruluyorsa, ne uğruna vazgeçiyorsa, ne uğruna yalnız kalmayı, kaybetmeyi, savaşmayı, hatta ölmeyi göze alıyorsa onun gerçek merkezi de oradadır.

Bu yüzden hayatımızı neye adıyoruz? sorusu insanın iç mabedini ve eylemlerinin neye hizmet ettiğini açan bir sorudur. Kimi ülkesini korumaya adar hayatını. Kimi ailesini ayakta tutmaya. Kimi özgürlüğe, kimi devrime, kimi sanata, kimi bilime, kimi başarıya, kimi soyluluğa, kimi fetihler yapmaya, kimi de sadece kendi adını tarihe yazdırmaya.

Modern dünya insana sürekli büyük anlatılar sunar, vatan için yaşa, özgürlük için savaş, ailen için kendini ortaya at, kariyerin için her şeyi göze al, sanatın için her şeyi feda et, kariyerin için acı çek, çok çalış, çok kazan, büyük düşün...

Bunların çoğu ilk bakışta asil yönelişler gibi görünebilir. Hatta bazıları gerçekten değerlidir. Fakat insanlık tarihindeki en büyük yanılgılar çoğu zaman iyi görünen şeylerin mutlaklaştırılmasından doğar. Çünkü insan bazen iyiliğin bir parçasını alır ve onu bütüncül hakikatin yerine koyar sonra da parçayı merkeze taşır bunu yaparak aslında göreceli olanı mutlaklaştırır. Ara değeri nihai değer yapar ve fark etmeden kendi sıratını inşa eder. Burada kötülüğü hayatının merkezine koyanları zaten hiç ele almayacağız, iyi gibi görünen parçaların ana merkez haline getirilmesi sorununu inceleyeceğiz.

Hayatımızı neye adadığımız bir çok film ve dizide önemli karakterlerin repliklerinde karşımıza çıkar. Bir kaçını inceleyelim:

James Bond evreninde M karakterinin hayatını ülkesini korumaya adaması bu modern adanmışlığın en net örneklerinden biridir. Burada M karakteri kendini kişisel çıkarın üstüne koyar ve artık onun hayatı özel bir mülkiyet olmaktan çıkarak devletin ve ülkenin güvenliğine bağlanmış bir tür hayati görevdir. Ajan, istihbaratçı, asker veya devlet adamı için bu adanmışlık son derece meşru hatta kutsala yakın bir anlam taşır. Çünkü kendinden büyük bir şey için yaşamak modern insanın gözünde hayatı sığlıktan kurtarır.

Ama tam burada kritik soru sormalıyız, kendimizden büyük olan her şey mutlak hakikate ne kadar yakındır?

Braveheart'ta William Wallace özgürlüğü yaşamdan üstün bir değer haline getirir. Whiplash'te sanatsal mükemmellik insanın benliğini öğüten ve onu büyük yapacağına inanılan bir tanrıya dönüşür. Black Swan'da kusursuz performans arzusu bedeni ve zihni parçalayan karanlık bir ibadete benzer. The Prestige'de iki sihirbazın rekabeti mesleklerini aşarak kendilerini yutan bir üstün gelme takıntısına dönüşür. Oppenheimer'da bilimsel deha hakikati keşfetme arzusuyla başlasa da insanın eline dünyanın yıkım gücü verildiğinde geriye sadece vicdanın enkazı kalır. Her romantik filmde aşk somut bir ilişki olmaktan çıkıp iki insanın birbiri için hayatını feda etme serüvenine dönüşür. The Wolf of Wall Street'te para, haz ve yükselme tutkusu başarı adı altında meşrulaştırılmış bir sarhoşluk üretir. Nightcrawler'da kişisel çıkar ve kariyer hırsı insanı başkalarının acısından beslenen soğuk bir makineye dönüştürür. Rush'ta hız, rekabet ve kazanma arzusu hayatı anlamlı kılan bir tutkudan çıkıp ölümle flört eden bir varoluş biçimine dönüşür. The Social Network'te ise başarı, zeka ve tanınma arzusu insanın kendini ispat etme savaşı haline gelir, sonunda ortaya büyük bir imparatorluk çıkar ama merkezde hala giderilememiş büyük bir boşluk kalır.

Filmlerde karakterler birbirinden çok farklı görünse de hepsinin içinde benzer bir yapıyı görebiliriz. Önce bir değer seçilir, sonra bu değer kişinin kendi varlığından daha üst bir seviyeye yerleştirilir. Ardından o değer uğruna bedel ödemek anlamlı hale gelir. Son aşamada ise o değer artık bir tercih olmaktan çıkar ve insanın varoluş nedeni haline gelir.

İnsan bir şeye ne kadar güçlü bağlanırsa artık kendini onunla tanımlamaya başlar. Ben kimim? sorusunun cevabı neye adandım? sorusunun içine yerleşecektir.

Vatansever için cevap vatandır. Devrimci için dava. Sanatçı için eser. Bilim insanı için keşif. Aşık için sevgili. Anne baba için evlat. Savaşçı için onur. Kapitalist için kariyer. Filozof için kendi fikirleri. Modern birey için ise tüketim hırsı.

İnsan çoğu zaman seçtiği değerin hakikat olup olmadığı ile ilgilenmez, sadece o değere ne kadar sadık olduğunu ölçer. Yani yönün doğruluğundan önce yürüyüşün kararlılığına bakar. Kararlıysa doğru zanneder. Bedel ödüyorsa haklı zanneder. Acı çekiyorsa yüce zanneder. Kendinden vazgeçiyorsa kutsal zanneder.

Oysa insanın bir şey uğruna acı çekmesi o şeyin hakikat olduğunu göstermez. Bir insan yanlış bir yol için de fedakarlık yapabilir. Yanlış bir dava uğruna da ölebilir. Yanlış bir ideoloji için de dürüstçe çalışabilir. Yanlış bir merkeze de sadakat gösterebilir. İnsan samimi olabilir fakat samimiyet yön hatasını düzeltmez.

Bu yüzden adanmışlık tek başına ahlaki bir kanıt olmayacaktır. İnsanlık tarihi kendini büyük amaçlara adamış insanların en büyük yıkımları üretebildiğini göstermiştir. Bir insan ülkesini koruma iddiasıyla zulmü meşrulaştırabilir. Özgürlük adına başka insanların özgürlüğünü kısıtlayabilir. Bilim adına vicdanı susturabilir. Sanat adına ahlakı gereksiz görebilir. Aile adına adaletsizlik yapabilir. Din adına Allah'ın söylemediğini Allah'a söyletebilir.

Burada ana mesele aslında değerlerin hiyerarşisidir. Hiçbir değer hatta insanın kendi adına iyi insan olma arzusu bile mutlak değildir. Çünkü insan kendi iyilik fikrini bile putlaştırabilir ve zamanla toplumsal fayda fikrinden uzaklaşabilir.

Felsefe tarihi de aslında bu sorunun etrafında döner. Aristoteles insan hayatını erdemli yaşama fikrine bağlar. Ona göre insan aklını ve karakterini doğru biçimde işlettiğinde iyi olan hayata yaklaşabilir. Albert Camus anlamsızlık karşısında başkaldıran insanı yüceltir ve dünyaki tüm insanlar duyarsız olsa dahi birey eylemlerine devam etmelidir der. Nietzsche eski değerlerin yıkıldığı yerde insanın kendi değerlerini yaratmasını ve kendini aşmasını ister. Viktor Frankl ise insanın en temel arayışının haz olamayacağını ve daha üstün bir anlam bulması gerektiğini söyler. Bütün bu yaklaşımların ortak havuzu insanın boşlukta yaşayamayacağı gerçeğidir. Mutlaka bir anlam merkezine ihtiyaç duyar.

Modern insan tanrı fikrinden uzaklaşsa bile kul olmaktan uzaklaşmaz, sadece kulluk nesnesini değiştirir. Secde etmeyi bırakmaz mesela, başka fikirlerin ve kişilerin önünde eğilir. Mutlak hakikati reddettiğini söyler ama kariyeri, arzuyu, ulusu, ideolojiyi, bedeni, imajı, piyasayı, özgürlüğü veya kendini mutlaklaştırır. Ben kimseye boyun eğmiyorum, özgürüm derken bile henüz keşfedemediği bir merkeze bağlı ve boyunduruk altında olduğunu farkedemez. Çünkü insan merkezsiz var olamaz.

Bu yüzden asıl soru hayatımızı adadığımız şey bizi nereye götürüyor? sorusudur.

Bir yol üzerinde yürüyor olmak o yolun sırat olduğu anlamına gelmez. Bir hedefe kilitlenmek o hedefin hakikat olduğu anlamına gelmez. Sözde büyük bir davaya sahip çıkmak o davanın Allah katında büyük olduğu anlamına gelmez. İnsan çok doğru, çok ahlaki, çok asil, çok fedakar görünebilir fakat bütün bu yoğunluk yanlış merkeze bağlıysa ortaya trajik bir sapma çıkar.

Kuran bu meseleyi yüzeysel bir kaç ahlak öğüdüyle geçiştirmez. İnsanın bütün varoluş haritasını yeniden kurar. Kuran'a göre insan başıboş bırakılmış bir varlık değildir. Hayat ve ölüm, kimin daha iyi ve fonksiyonel işler ortaya koyacağını açığa çıkaran bir rotadır. İnsan bir yön, bir sorumluluk ve bir hesap içinde yaşamalıdır fakat bunu çok azımız keşfedebilir.

Kehf suresi:
103. De ki: "Size, yaptıkları bakımından en çok kayba uğrayanları haber vereyim mi?"
104. "Onlar, dünya hayatında iyi işler yaptıklarını sanırlarken, yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir."

Dünya hayatındaki çabaları boşa giden, buna rağmen iyi işler yaptıklarını zanneden insanlardan söz edilmesi ve buna günümüz dünyasında şahit olmamız gerçekten trajiktir. Kehf 103 ve 104 modern adanmışlık meselesinin kalbine iner. Çünkü burada sorun tembellik veya çabasızlık veya boşluğa düşme olarak tanımlanmaz. Sorun çabanın yanlış merkeze bağlanması ve parçanın merkez zannedilmesi hatasıdır.

İnsan çalışmıştır, koşmuştur, üretmiştir, mücadele etmiştir, belki alkışlanmıştır hatta belki kahraman sayılmış ve tarihe geçmiştir. Fakat Kuran daha derin bir soru sorar: Bütün bunlar hangi hakikat adına yapıldı? Hangi merkeze bağlanıldı? Hangi istikamete hizmet edildi?

Bir şeyi ilah edinmek için ona tanrı adını vermek gerekmez. İnsan bir arzuyu, bir ideolojiyi, bir kimliği, bir davayı, bir korkuyu, bir tutkuyu, bir statüyü, bir kutsal anlatıyı hayatının nihai belirleyicisi yaptığında da aynı mekanizma çalışır.

Bu yüzden modern insanın putları daha rafinedir. Taş yerine kavramlardır. Heykel yerine ideallerdir. Bu putlar tapınaklar yerine zihinlerde yaşar. Bazen bayrak olur, bazen kariyer. Bazen özgürlük olur, bazen devrim. Bazen bilim olur, bazen sanat. Bazen güvenlik olur, bazen haz.

Peki ne yapacağız?

Değerli olanla mutlak hakikat olanı ayıracağız.

Enam 162 bu nedenle bütün parçalı adanmışlıkları tek merkezde toplar:

De ki: "Benim salatım, nusukum, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabb'i olan Allah içindir."
Enam 162

Bu ayet bir varoluş mimarisidir.

İnsan hayatını evrenin egemen otoritesine adamalı ve diğer bütün değerler de anlamını bu merkezden almalıdır. Vatan Allah'ın adalet ölçüsüne bağlıysa değerlidir. Aile Allah'ın emanet bilinciyle insan yetiştiriyorsa değerlidir. Özgürlük insanı hevadan kurtarıp hakikate götürüyorsa değerlidir. Bilim evrenin egemen gücünü keşfetmemizi sağlıyosa değerlidir. Sanat içinde Tanrı fikri varsa değerlidir. Mücadele zulmü büyütmüyor ve ıslahı çoğaltıyorsa değerlidir.

Sırat insanın kendi kendine seçtiği ve adına büyük dava dediği bir yol veya yaşam olamaz. Sırat insanı Allah'a götüren istikamettir. Bir yolun kalabalık olması o yolun kahramanlar üretmesi, acı, fedakarlık ve cesaret istemesi onu sırat yapmaz. Sırat hakikate götüren yoldur.

İnsan hayatını adadığı şeyi kutsallaştırır. Kutsallaştırdığı şey de zamanla onu yönetir hale gelir. Eğer bu merkez hakikat değilse en asil değer bile insanı esir alabilir. O zaman vatan putlaşır, özgürlük putlaşır, aile putlaşır, dava putlaşır, sanat putlaşır, bilim putlaşır, benlik putlaşır. İnsan kendini büyük bir yürüyüşte zanneder ama yürüdüğü yolun kendi yücelttiği ara değere çıktığını geç fark eder.

Merkezimizi düzeltmek, neye adandığımızı sorgulamak hayatımızı ve ölümümüzü kime adadığımızı fark etmek ana yükümlülüğümüzdür. Doğru görünen bir yolun ucu eğer Allah'a çıkmıyorsa sadece iyi döşenmiş bir sapmadır.

Hayat ve ölüm Allah içindir. Geri kalan her şey ancak bu merkeze bağlandığında yerli yerine oturur. Aksi halde insan en doğru zannettiği yolda bile kaybolabilir.

Yazıyı Paylaş
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.

Yorumlar1

Yayınlanmaz. Yorumuna cevap gelirse haber vermek için.
0 / 5000

Yorumun gönderildikten sonra 5 dakika içinde düzenleyebilir veya silebilirsin. Sonrasında değişiklik için [email protected]'a yaz.

Sadık Atkan1 saat önce

Güzel yazı teşekkür ediyorum, "hayat ve ölüm Allah içindir dediniz" bu inananlar için geçerli bir kelime, peki bu dünyada iyi işler yapıp bu şekilde bir inancı olmayan birine sadece bir yaratıcıya inanan birisine objektif olarak ne sunulabilir .. insanın anlam arayışını günümüzde ne kadar farklı argümanlarla yaşadığını belirtiniz yazınızda.. objektif olarak bakarsak dünyada şu anda 8-9 milyar insan var hepsi de bir amaca hizmet ediyor kendince hem konuya daha objektif bakmak kanaatindeyim. etrafımıza bakarak. biz kimiz, buraya nereden geldik ,nereye gideceğiz..

Bunları Da Okuyabilirsin
Güncel kategorisindeki diğer yazılar