Güzin Göksu
5 Temmuz 2026, 11:51Güncel4.01607 dk okuma

Yaldızlı perdeler ve akçe kemiren kurt

Büyüklere masallar

Podcast olarak dinle
Makaleyi istediğin hızda dinleyebilirsin
Yaldızlı perdeler ve akçe kemiren kurt

Zaman henüz bir yumak gibi sarılıyken, gölgeler sahiplerinden iri yürür, bulutlar yerde süvari, rüzgarlar peşlerinde seyis iken, karıncalar fillere yük çeker, serçeler şahinlere akıl bağışlar iken... Uzak diyarların birinde vaktiyle yedi düvelin kuşatmasına göğsünü siper etmiş halkıyla bilinen kadim bir krallık yaşarmış.

Bu krallığın insanları bir zamanlar yalın ayak kalmaya, ocaklarında tek bir zeytin tanesiyle doymaya razı olmuşlar ama onurlarından ve özgürlüklerinden bir dirhem dahi ödün vermemişler. Küllerinden doğmuş, harabelerinden şehirler kurmuş, açlığı da haysiyetlerinin bedeli bilmişler.

Gel zaman git zaman asırlar devrilmiş. O kadim tahtın üzerine halkının sofrasındaki boş çanağı görmeyen fakat uzak denizlerin ardındaki zengin hanedanların altın toynaklı atlarını gözleyen lordlar, dükler ve derebeyleri yerleşmiş.

Bu muktedirlerin en mahir olduğu iş taşların üzerine yaldız sürmekmiş. Yanlarına da kutsal sözleri eğip büken sahte vaizler almışlar. Bu vaizler meydanlarda gür sesle şöyle dermiş:

“Ey ahali! Bu dünyada az lokmaya sabreden, öte dünyada zümrüt saraylarda altın sofralara oturur. Size düşen şükretmek, sabretmek ve itaat etmektir.”

Fakat işin aslı bambaşkaymış.

Sarayın en karanlık mahzeninde peri tasmalı efsunlu görünmez bir kurt beslenirmiş. Bu kurdun adı halk arasında fısıltıyla anılırmış: Akçe kemiren kurt.

Bu kurt ne dağdan inmiş ne ormandan çıkmış. Onu bizzat krallık büyütmüş. Dişlerini ağır vergilerle bilemiş, pençelerini zamlarla sivriltmiş, kursağını sahte bağışlarla, keyfi cezalarla, görünmez harçlarla, bitmeyen kesintilerle doyurmuşlar. Sonra bir gece kimseye haber vermeden salıp halkın arasına koşturmuşlar.

Kurt her haneye usulca girermiş.

Bir somun ekmeğin yarısını kemirir, bir tas çorbanın etlerini çalıp sebzelerini bırakır, çocukların bir çift ayakkabısından tekini alır, yaşlıların ilaç şişesinden eksiltirmiş. İnsanlar pazara indiklerinde keselerinin hafiflediğini, akçelerinin geceden sabaha azaldığını farkedermiş. Ama korkularından bir şey de söyleyemezlermiş.

Halkın alın teri kurdun dişleri arasında öğütülür, öğütülen akçeler sarayın mahzenlerine taşınırmış. Mahzenlerde altın kadehler dolar, gümüş tabaklar parlar, ipek minderler kabarırmış. Halkın kursağından eksilen her lokma krallığın sofrasında yeni ve adı duyulmamış bir meyve olurmuş.

Günlerden bir gün denizler ötesindeki en kudretli krallar bu diyarda büyük bir kurultay toplamaya karar vermişler. Haberi alan derebeylerini bir telaş sarmış.

Aman! demişler, ulu misafirlerimiz kusurlarımızı görmesin. Bizi de kendileri gibi cihanşümul, mamur, parlak ve güçlü bilsinler.

Yıllardır halkın ayağını kıran çukurlu yollar bir gecede düzeltilmiş. Tozlu patikalar kaplanmış. Kurumuş ağaçların yerine kökü bu toprağı tanımayan yabancı bitkiler dikilmiş.

Ahali bunu görünce birbirine bakıp acı acı gülmüş:

Demek yol yapılır, çukur kapanır, kurumuş dal bile yeşile boyanırmış. Meğer kendi halkına güzelliği ve insanca yaşamı çok görenler yabancı kralların gözüne girmek için bir gecede diyarı saray bahçesine çevirebilirmiş.

Fakat en büyük telaş kurultaya gelecek kralların geçeceği yollarda yaşanmış. Çünkü o yolların kenarında bu kadim krallığın kendi insanlarının yaşadığı viraneler varmış. Çamurlu avlular, çatısı çökmüş evler, duvarı rutubet kokan kulübeler.

Sarayın marangozları, boyacıları, nakkaşları çağrılmış. Akçe kemiren kurt'un halktan topladığı son paralarla boydan boya yaldızlı perdeler, dev paravanlar, nakışlı sahte duvarlar yapılmış. Yıkamadıkları viranelerin önünü örtmüşler, onaramadıkları hayatların üzerine kumaş germişler, doyuramadıkları çocukların mahallesine süslü ışıklar asmışlar.

O zaman ahali anlamış: Kendi sofrasından eksilen ekmek yabancı misafirin yoluna çiçek olmuş. Kendi çocuğunun ayağından çıkan pabuç yabancı kralın tabağında kabarık bir et olmuş.

Kurultay telaşı sürerken denizler ötesindeki kartal sancaklı krallığın kendi bağımsızlık şenliği günü gelip çatmış. Bu diyarın derebeyleri yaranmakta sınır tanımaz olduklarından krallığın iki yakasını birbirine bağlayan ulu taş köprüyü elin krallığının sancağındaki kırmızı, beyaz ve mavi boyalarla donatmışlar.

Kadim krallığın yaşlıları bunu görünce içlerinden biri şöyle demiş:

Bizim özgürlük köprümüz başkasının bayramının panayır eğlencesi mi oluyor?

Masal bu ya, dışarıya karşı göz kamaştıran sahte cennet bahçesi, kendi insanına ise çöl serabı olan bu diyarda yöneticiler meydanlarda hala kahramanlık destanları anlatırmış.

Tam o sırada diyarın bilgesi çıkagelmiş. Elindeki asasını yere vurmuş. Yaldızlı perdeler titremiş, sarayın beslediği kurt bir anlığına dişlerini göstermiş. Bilge halka dönüp şöyle seslenmiş:

Ey kendi gölgesinden ürken ahali! Bilin ki sizi soyan kurt dağdan gelmedi, onu sizin sessizliğiniz besledi.

Sonra asasını havaya kaldırmış:

Zulme susan dil kendi boynuna dolanan prangadır, kendi cebinden çalınan akçeyle önüne örülen perdeye razı olanlar kafeste yaşamaya mahkumdur!

deyip gecenin karanlığına karışmış.

Geriye yaldızlı perdelerin arkasında kendi sessizliklerinin ağırlığıyla baş başa kalan bir ahali, sarayın tasmasından boşanmış akçe kemiren kurt ve sadece bir tarafı yabancı ışıklarla parlayan kalanı kapkaranlık koca bir diyar kalakalmış.

Lordlar hala diyara gelecek denizler ötesi kralları ellerini ovuşturarak bekliyormuş.

Yazıyı Paylaş
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.

Yorumlar

Yayınlanmaz. Yorumuna cevap gelirse haber vermek için.
0 / 5000

Yorumun gönderildikten sonra 5 dakika içinde düzenleyebilir veya silebilirsin. Sonrasında değişiklik için [email protected]'a yaz.

İlk yorumu sen yaz.

Bunları Da Okuyabilirsin
Güncel kategorisindeki diğer yazılar