Kuran'daki uyarılar 'müslümanım' diyenleri kapsamıyor mu?
Yabancılaşmadan parçalanmaya giden yol
Müslüman toplumların tarihsel ve düşünsel çıkmazının merkezinde kendilerini Kuran'da eleştirilen toplumların dışında görme yanılsaması yatar. Kuran'ın geçmiş topluluklara, ehli Kitab'a ya da mekanikleşmiş din algılara yönelttiği her bir itiraz geleneksel zihin tarafından tarihsel birer muhataba ait anlatı olarak kodlanır ve pasifize edilir. Bu durum müslüman topluluklar arasında sosyolojik bir istisnacılık zırhı yaratır. Günümüz müslümanları Kuran'ın uyarılarına karşı kendilerini steril bir dokunulmazlık alanında adeta bir fanusun içinde görmektedirler.
Bu dokunulmazlık zırhı bizzat Fussilet 44. ayette teşhis edilen trajik durumun canlı bir ispatı gibidir: "Onlara sanki uzak bir yerden seslenilmektedir."
Kuran'la kurulan bağ koptuğunda ses uzaktan duyulabilir ancak mesajın içeriği kaybolur. Çağlar boyunca Kuran'ın kelimelerinin mevzilerinden kaydırılması, kök anlamlarının tarihsel ve kültürel yorumlarla örtülmesi metni bir rehber olmaktan çıkarıp uzak bir arka plan sesine dönüştürmedi mi?
Şekilsel olarak saygı gösterilen ama içerik olarak hayattan koparılan Kuran bizzat onu elinde tutanlar için uzak bir yerin nesnesi haline gelmedi mi?
Fussilet 44 insanın vahiyle arasındaki mesafenin nasıl kademeli bir zihinsel ve ruhsal felce dönüştüğünü üç kavramla haritalandırır.
Vakr VKR kulaktaki ağırlık olarak konumlanır. Bu kavram dogmaların, atalar kültürünün, rivayet anlatılarının ve geleneksel kalıpların zihinde oluşturduğu yoğunlaşmış bir ağırlık katmanıdır. Zihin önceden kabul edilmiş formüllerle öylesine doldurulmuştur ki yalın metnin kendi arı duru sesi içeri giremez. Geleneksel önyargılar metnin önüne koyulmuş akustik duvarlar gibi çalışır ve duymayı engeller.
Nörobilimsel açıdan bu ağırlık beynin programlanabilir yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Yıllar içinde tekrarlanan geleneksel kalıplar sinaptik bağlantıları yani düşünce köprülerini öylesine pekiştirir ki Kuran'ın öz ve yalın anlamı beynin karar mekanizmasında bir hata sinyali olarak algılanır. Beyin bilişsel uyumu korumak adına yeni öğrenilen öz anlamı otomatik olarak reddeder. Yani vakr kavramı biyolojik düzeyde aslında dışardan geleni doğrudan engelleyen nöral alışkanlık duvarıdır.
Amâ AMY kelimesi körlük olarak konumlanır. Anlamın üzerinin örtülmesi, kelimelere statükonun veya mezhebi çıkarların talepleri doğrultusunda yeni anlamlar eklenmesi metnin kendisini muhatabına kapatır. İnsanlar sayfaya bakarlar fakat gördükleri şey metnin asli beyanı olmaz. Asırlar boyunca üretilmiş tefsir ve fıkıh külliyatının projeksiyonu sanki öz metinmiş gibi verilir. Ve bu sefer de Kuran olarak önümüze koyulan çeviri metinler ışık olmak yerine inşa edilen karanlığa hizmet etmeye başlar. Kuran'a bakıp anlamını görmemek zihinsel körlüktür ve nedeni geçmişin hatalı yorum bakiyesidir.
Tıpkı optik illüzyonlarda orada olmayan şekilleri görmemiz gibi metnin öz anlamı da bu kavramsal tamamlama sürecinde görünmez olur. Göz aslında görmektedir, retina sağlamdır, ışık da mevcuttur fakat zihinsel illüzyon veriyi geleneksel kalıplar lehine çarpıtarak işler. Amâ işte bu seçici algısal körlüğün Kuranî adıdır, beynin asli manayı görmeyi reddederek kişinin metinden kopuk kendi inşa ettiği anlamı gerçekliğin yerine koymasıdır. Yani tam anlamıyla bir hakikat saptırması. Nasıl arınılır? Arınma protokolünü hatırlayabildik mi?
Makanin baîd uzak bir yerden seslenilmek olarak konumlanır. Sesi işitmek ama ne söylenildiğini kavrayamamak. Kuran'ın melodik bir okuyuşa dönüştürülmesi bu uzaklığın en iyi örneğidir. Çağdaş Müslüman Kuran'ın sesine aşinadır fakat onun kavramsal dünyasına tamamen yabancıdır. Metin uzaktadır, çünkü insan ile metin arasına aşılması neredeyse imkansız devasa bir ruhban ve gelenek hiyerarşisi yerleştirilmiştir.
Yabancılaşmanın kaçınılmaz sonucu ise ihtilaflar ve parçalanmadır.
Kuran'ın özünden yabancılaşma ihtilaf yani fikir ayrılıkları doğurur. Ardından her fikrin temsilcisi kendisini otorite ilan eder ve otoriteler arası mücadeleler başlar. Her otoritenin yorumu artık kendi kimliğine dönüşür ve en tehlikeli aşamaya geçilir, otoritenin kutsallaştırılması. Her gurup kendi kimliğini tartışılmaz kutsal olarak kabul eder ve parçalanma gerçekleşir.
Kuran'da bu parçalanmaya karşı uyarı farklı formlarla defalarca kez hatırlatılır:
Onlar ki dinlerini parçalara ayırdı ve bölük bölük oldular, her hizip kendi yanındakiyle şımarmaktadır.
Rum 32
Yabancılaşma kaotik bir parçalanmayı doğurur. Fussilet 45'te Musa örneği Kitap'ın öz anlamı ve birleştirici mesajının üzeri önyargılarla örtüldüğünde ortaya çıkacak otorite boşluğunun insan üretimi dinler, mezhepler, fırkalar ve şahıs merkezli yapılarla doldurulacağını anlatır.
Müslüman toplumlar Fussilet 45'i israiloğullarına atfeder. Sanki Allah müslümanları ilgilendirmeyen gereksiz bir örnek vermiştir. Müslümanların kendilerini muaf tuttuğu onda görüş ayrılığına düştüler tespiti bugün İslam dünyasının tam olarak içinde boğulduğu bataklıktır. Asli köklerle bağı kesilen Kuran toplumdan soyutlanmış, yerine de her grubun kendi ideolojisini, kendi fıkhi ezberini temsil ettiği ciltlerce insan yazımı kitap yerleştirilmiş ve tüm bu yorumlar bir parçalanma ve otorite savaşı haline getirilmiştir.
Parçalanma muhatabın Kuran'a yabancılaşarak onu nesneleştirmesinden kaynaklanır. Birliği sağlayacak yegane merkez Kuran'ın kendisidir ve Kuran uzak bir sese dönüştüğünde bu sefer insanların oluşturduğu gruplar ve onların kitapları merkezileşir, fırkalar dinleşir, yorumlar ise asıl metnin yerine geçer.
Ve parçalanmanın psikolojik bedeli Fussilet 45'te dikkat çekildiği gibi ağırdır, huzursuzluk ve tedirginlik uyandıran bir şüphe sarmalı.
Kuran'ın tahrif edilmiş yorumlarla örtülmesi ve bunun sonucunda yaşanan parçalanma toplumsal ve bireysel düzeyde derin bir psikolojik krizi tetikler. Ayet bu krizi iki anahtar kelimeyle tanımlar:
Şekk ikilemdir. Akıl ile geleneksel kabuller, insanın fıtratı ile ona din diye sunulan dogmatik yükler arasında ikilemde kalan insan bir türlü iç huzura kavuşamaz ve fayda sağlayacak bir yapı kuramaz. Birey Kuran'ın yalın ve fıtrata uygun mesajı yerine birbiriyle çelişen fıkhi hükümleri gördükçe içsel bir kararsızlığa ve şüpheye sürüklenir.
Murib kavramı ise insan zihnini içten içe kemiren, huzursuz eden, güven duygusunu yok eden tekinsiz bir şüphe halidir. Din adına üretilen ama vicdanla ve akılla uyuşmayan yapılar insana aradığı şifa ve rehberliği sunamaz. Aksine bireyi sürekli bastırmak zorunda kaldığı kronik bir varoluşsal kaygının içine iter. Birey bir tarafta Kitap'ın adalet, ölçü, düzelticilik ve fıtratla uyumluluk çağrısını diğer tarafta kendisine din olarak sunulan çelişkili yapıyı görür. İkisi arasındaki mesafe büyüdükçe şüphe, hakikate ulaştıran bir soru olmaktan çıkarak kronik bir huzursuzluğa dönüşür.
Ve dünya müslümanları bu durumda değil midir?
İstisnacılık mitosunu yıkıp Kuran'ın uyarılarını her müslüman birey şahsen üstlendiğinde ve sorumluluk alma bilincine eriştiğinde değişim motoru ateşlenecektir.
Fakat müslümanlar Kuran'daki anlatılarda yer alan uyarıları başkalarının hikayesi olarak okuduğu sürece bu anlamsal felçten kurtulamayacak. Musa'nın kavminin Kitap karşısında düştüğü ihtilaf neyse bugün Kuran'ın metni etrafında yaratılan mezhebi ve geleneksel parçalanma da odur.
Kurtuluş Kuran'ın üzerindeki geleneksel katmanları ve kelimelere giydirilen sonradan türetme anlamları ayıklayarak Kuran'ı yeniden yakından seslenen, doğrudan zihne ve fıtrata hitap eden bir rehber olarak konumlandırmaktan geçer. Aksi halde uzak bir yerden seslenilen kitleler olmaya devam etmek ve bu yabancılaşmanın bedelini parçalanarak, şüphe ve kaygı ağları içinde üretimsizlik ve fonksiyonsuzlukla çürüyerek ödemek kaçınılmaz olacaktır.
Kıssalar başkalarının hikayesi mi yoksa hakikati bulma yolunda doğrudan doğruya bizim kendi hikayemiz midir?
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



