Adem ve Nuh'un inişleri arasındaki fark
Kelimelerin coğrafyası içerisinde hubut kavramı
Bir insanın, bir topluluğun ya da bir fikrin aşağıya inmesi ne anlama gelir? Bu dikey hareket her zaman bir kayıp, bir sürgün ya da bir ceza mıdır? Kuran'ın satır aralarında gezinirken bazı kelimelerin varoluşsal bir paradigmanın koordinatlarını çizdiğini fark ederiz. İşte o kelimelerden biri hubut'tur.
Aynı kelimenin insanlık tarihinin iki büyük kurucu figürü olan Adem ve Nuh için kullanılması sıradan bir tesadüf mü? Neden biri zıtlıkların ve düşmanlıkların tam ortasına bir kırılmayla indirilirken diğeri aynı kelimeyle ama yanında farklı zırhlarla iner? Bu iki iniş arasındaki uçurum bize insan bilincinin ve yaşam alanlarımızın niteliği hakkında ne söyler?
Kelimenin semantik damarlarına inelim ve bu iniş farkının kodlarını keşfetmeye çalışalım.
...Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak inin...
Bakara 36
'inin' olarak çevrilen kelime Arapça HBT kökünden gelir fonosemantik yani kelimenin telaffuzundaki inceliklerle anlamı arasıdaki bağı açıdan incelendiğinde bile sanki inişin dilsel bir simülasyonu gibi çalışır. Göğsün en derininden görünmez bir yerden sızarak çıkan he harfi sürecin korunmuş ve latif bir düzlemde başladığına işaret ediyor olabilir. Hemen ardından gelen be harfi dudakların sertçe kapanıp açılmasıyla oluşan tutunumlu bir sestir, korunmuş varlığın aniden bir sınıra veya bir bariyere çarptığını haber veriyor olabilir. Kelimenin sonundaki sert ve güçlü tı harfi ise Arap alfabesinin en kalın ve kaba seslerindendir. Hareketin nihayete erdiğini, ağırlaşarak zemine çakıldığını ve orada sabitlendiğini ilan ediyor olabilir mi? Tabi bunlar fonosemantik teoriler. Ama kelimenin anlam haritasıyla da uyum içerisinde.
Arap dilinde bu kök fiyatların düşmesi ile iniş, hayvanın zayıflayıp formdan düşmesi ile zayıflığa yönelme veya bir dağ patikasından aşağı zorunlu iniş için kullanılır.
Ancak daha derine indiğimizde hubut'un en kritik nüansını görürüz. Bu kök bir kuş sürüsünün bir araziye konup yayılmasını, bir topluluğun bir vadiye dağılarak yerleşmesini de anlatır. Hubut aynı zamanda bir zemine yayılarak tutunma hareketidir.
Hubut her zaman içinde bir rütbe düşüşü, sınırlandırılma ve madde ile veya ard ile temas riski taşır.
Kökün anlam sabitini şu şekilde tanımlayabiliriz: Varlığın sahip olduğu korunaklı, daha sınırları geniş olan ve yüksek statüyü kaybetmesiyle daha alt, sınırlı, ağır ve zahmetli bir boyuta oraya yayılıp yerleşmek üzere kaçınılmaz dikey geçişidir.
Adem'in hubut'u
Adem başlangıçta korunaklı bir konumdadır. Ona şecereye yaklaşmama emri verilmiştir. Burada şecereyi insanlığa yasaklanan her şeyin total sembolü olarak okuyabiliriz ve bir sınırdır. Takva ise sınırlara riayet ederek kendini korumak ve tehlikelere karşı bir kalkan edinmektir. Adem'den beklenen bu sınırı tanıması ve ona yaklaşmayarak takvalı kalmasıydı. Fakat o yasağa yaklaştı ve sınırı aştı.
Adem'in inişi takva zırhının zedelendiği bir anın doğrudan sonucudur. Bu inişte lütuf yoktur, rahmet sıfatı ön planda değildir. Emir sert ve çıplaktır: İnin! Yanında koruyucu unsur bulunmaz. Çünkü hubut takvasız bir bilincin kaçınılmaz olarak öteleneceği ve sınırlanacağı bir duruma dönüşecektir. Takvanın kalktığı yerde korunak da ortadan kalkar, insan hem iblisle, hem kendi türüyle hem de kendi benliğiyle çatışmanın tam ortasına savrulur. Sınır ihlal edilmiştir, dolayısıyla iniş de sınırlandırmalar ve mücadelelerle dolu olacaktır.
Adem'e verilen hidayet vaadi takvanın yeniden inşa edilebilmesi için bir fırsat olacaktır ancak bu vaat hubut anının sonrasına aittir. Hubut anı Adem için salt bir zorunluluk, bir alan daralması ve bir rütbe düşüşüdür. Takvasızlığın sonucudur.
Tuğyanın suyu ve takvanın gemisi
Şimdi Nuh anlatısına yöneldiğimizde fiziki tufan ve gemi anlayışının ötesine geçerek konuyu farklı bir düzlemde okuyacağız. Kendi taşkınlığında boğulanlar ve o taşkınlıktan korunmak için takva sığınağına tutunarak kurtulanlar. Gemi Nuh'un Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda inşa ettiği takva barınağıdır. Taşkınlık ve azgınlık onu üretenleri dahi boğacak seviyeye geldiğinde korunmanın tek yolu takva olacaktır.
İnsanlık Nuh dönemi sürecinde tuğyan yani sınırları aşarak taşkınlık yapma aşırılığına sürüklenerek kendi taşkınlıklarının boğucu sınırlarında yaşıyordu. Kuran'da bir kavmin ahlaki taşkınlığı için kullanılan tuğyan kelimesinin tufan anlatısı içinde de aynen kullanıldığına rastlarız.
Su taştığında, sizi o akıp gidende Biz taşıdık.
Hakka 11
Suyun taşması için kullanılan tağa fiili tuğyan ile aynı köktendir. Yani insanlık kendi türettiği soyut taşkınlığın fiziksel formunda boğulacaktır. Burada filolojik bir kesişme daha vardır: Tuğyan sınırı aşmak demektir, tufan kelimesinin türediği tavf ise çepeçevre kuşatmak anlamına gelir. Her iki kök kuşatıcı bir taşkınlık fikrinde birleşir.
Peki Nuh bu azgın tuğyan denizinin ortasında neyi inşa etti? Dilbilimsel olarak takva tehlikelere karşı kendini koruma altına almak ve bir zırh edinmektir. Nuh'un gemisi aslında soyut bir kavram olan takvanın maddesel dünyaya yansımış ve görselleştirilmiş halidir. O gemi kibrin, azgınlığın ve taşkınlığın dışarıda bırakıldığı, sadece ilahi iradeye teslim olmuş ve selamet bulmuş olanların sığındığı korunaklı bir mikro alandır.
Nuh'un hubut'u
Nuh'un durumu Adem'inkinden oldukça farklıdır. O tufan öncesinde ve tufan sırasında takvayı eksiksiz kuşanmış, sınırları muhafaza etmiş, tuğyana bulaşmamış ve hatta hayatı ve sevdikleri pahasına tuğyana düşenleri uyarmıştır. Gemi bu takvanın cisimleşmiş halidir ve içindekileri tuğyanın tehlikelerinden koruyan bir barınaktır. Nuh Adem'in düştüğü yerden düşmemiş, yasaklara yaklaşmamış, bilakis yasaklardan sakınarak kendini ve beraberindekileri muhafaza etmiştir.
Tufan bittiğinde yeryüzü azgınların kendi kendini yıkıma uğratması sonucu tuğyandan arınmıştır. Artık iniş emri gelir fakat bu sefer emrin yanında iki önemli ilave daha vardır: Güvenlik ve bereket.
Hud 48'de Nuh'un inişine iki önemli kavram eşlik eder. Hubut aynı hubut'tur ancak takva kuşanmış bir özneye arınmış bir zemine yapılan bu iniş, artık bir rütbe düşmesi olarak kodlanamaz. Çünkü hubut'un içindeki ceza ve sınırlandırılmışlık boyutu takva sayesinde yanında iki kavramı daha getirir ve sınırlar bu iki anahtar ile açılır. Bunlardan birincisi selamet yani güvenliktir, ikinisi ise bereket yani bir yere sabitlenerek orada Allah'tan gelen rahmetle doğurganca çoğalmaktır. Bu doğurganlık hem fikirsel, hem ürünsel hem de çoğalış alanlarına açılır. Hubut'un yayılarak tutunma boyutuyla mükemmel bir uyum içindedir. Selamet inişi bir güvenlik çemberine alır, bereket ise inişin kalıcı ve doğurgan olmasını sağlar.
Adem'e vaat edilen geçici geçimlik yani metaa Nuh'ta yerini bereket'e bırakır. Mataa uzanıp alınan şey, fanilik ve tüketim çağrışımı yaparken, bereket, sabitlenmeyi, kök salmayı ve çoğalarak doğurganca kalıcılaşmayı ifade eder.
Nuh'a rahmet hubut emriyle birlikte ve hubut'un içine gömülü olarak gelir. Adem'in hubut'u takvasızlığın sonucuyken Nuh'un hubut'u takvasının mükafatıdır. Biri sınırlandırma ve rütbe düşmesidir diğeri rahmetle kuşatılmış bir yayılmadır. Farkı belirleyen tek unsur takvadır.
Adem ve Nuh'un hubut sahneleri aynı zamanda sürekli tekrarlanan döngülerdir. İki hubut arasındaki akış insanlık bilincinin takvasızlıktan takvaya, sınırlanıp daraltılmaktan genişletilip rahmete evrilmesinin kıssasıdır.
Adem'in hubut'unda hidayet takvanın yeniden inşası için gerekli olan pusuladır. Nuh'un hubut'unda ise pusula yerini selamete bırakır. Çünkü Nuh verilen hidayeti tufan boyunca gemisinde taşımış, sınanmış ve hedefe varmıştır. Hidayet selamete evrilmiştir. Artık inişe eşlik eden şey bilfiil kazanılmış bir güvenlik halidir.
Eğer kendi yaşam alanlarımızı, zihinlerimizi ve ilişkilerimizi egonun, bozgunculuğun, kibrin ve hırsın tuğyanı ile kirletirsek hayatımızın dikey kırılmaları bizi Adem gibi çatışmalı, yorucu ve fani bir mücadele zeminine fırlatacaktır. Kendimizi sürekli bir şeylerle savaşırken bulmamız tesadüf olmaz.
Ancak ne zaman ki o taşkınlığın karşısına takvayı, yani korunaklı bir bilinci ve kolektif salatı koyabilir, kendi iç dünyamızı ve toplumumuzu kirlerinden arındırabilirsek işte o zaman hayatın kaçınılmaz inişleri ve krizleri bizde bir değer kaybı yaratmaz. Aksine ayak bastığımız her yeni zemine bereketi, barışı ve güveni tesis edici bir Nuh bilinciyle selametle ineriz.
Bakara 74 ise hubut kavramının yine mükemmel bir tefsiridir. Bunu da size bırakıyorum.
Evrende yasa değişmez: Hayatın krizleri, sarsıntıları ve kaçınılmaz düşüşleri karşısında hiç kimse zirvede kalamaz, herkes bir gün kendi hubut'unu yaşar. Sınırları aşanlar kendi azgınlarında boğulurlar. Farkı yaratan kalbimizin kuşandığı zırhtır. Kibrin taşkınlığıyla ağırlaşanlar yeryüzüne Adem gibi çıplak, çatışmalı ve fani bir kavganın ortasına yuvarlanırlar. Oysa bilincini takvayla arındıranlar aşağıya Nuh'un gemisinden adımlarını atar gibi selametle ve bereketle ayak basarlar. Yoksa Nuh'un kavmi Bakara 38'de Adem'in indirilişi sonrası ona vaadedilen hidayeti bulan nesil miydi?
Ancak arınmış olanlar Allah'ın yardımıyla vahye tabi olarak selamet yurdunu inşa edip orada bereketle yaşayabilirler.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



