Cehaletin doğuştan gelen bir özür olarak algılanmasının yanlışlığı üzerine
Cahillik nasıl mazeret olmaktan çıkarılabilir?
...Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?...
Zümer 9
Cehaletin doğuştan gelen bir kusur veya engellilik gibi görülmesi hem düşünsel hem de toplumsal bakımdan verimsiz ve sakıncalı bir ön kabuldür. Bu bakış açısı öğrenmeyi mümkün kılan koşulları bireyin tabiatından ayrıştırır, yoksulluk, eğitim kalitesi, dil bariyeri, aile içi kültür, yerel kurumların gücü, zamana ve kaynağa erişim gibi değiştirilebilir etkenleri de görünmez kılar. 'Cahil zaten böyledir' etiketi öğrenme ve öğretmenin beklentisini düşürür. Dışlanan öğrenme çemberinin dışına itilir, itilince soğur, soğuyan daha da dışlanır. Süreç kısır bir döngüye dönüşür.
Her insanda aslında her konuyu anlayacak yeterli akıl ve kavrayış potansiyeli vardır. Klasik olarak karşımıza çıkan “Dağdaki çoban nasıl anlayacak?” itirazı asıl meselenin anlatım tasarımı olduğunu gözden kaçırır. Aynı zamanda dağdaki çoban bazen eğitimli bir elit'e kıyasla hakikati bulma konusunda çok daha berrak düşünebilir.
Cehalet nasıl doğar?
Cehalet bireysel eksiklik değildir, aslında tam olarak ekosistemin ürünüdür. Cehaletle mücadele bir ülkenin politikasıdır. Ya mücadele eder ya da cehaleti büyüterek rahatlıkla güdebileceği bir kitle yaratır. Kullanışlı cahil kitleler her türlü siyasi manipülasyona, korkutulmaya ve yönlendirilmeye açık olurlar.
Bilgiye erişimi adil şekilde süreç olarak örgütlemek yerine standart dışı öğrenmeyi ayıplayan bir dil üretilir. Bu dil hem öğrenme motivasyonunu hem de kamusal bilgi hatlarını zedeler. Okullarda egemen sınıfın dili, beğenisi ve kodları sanki doğal normlarmış gibi sunulur, hakikat olup olmadığına bakılmaz. Farklı fikir dünyalarına sahip öğrenciler otomatikman dezavantajlı duruma düşer.
Tarihte devletler kendi vatandaşlarını bilinçli olarak cahil bırakma politikalarını hayata geçirmiştir.
SSCB 1960'lar. Genetik bilimi burjuva işi diye damgalanıp üniversiteler ve dergilerden tasfiye edildi, Trofim Lysenko’nun sahte bilimsel tarım tezleri devlet ideolojisi olarak dayatıldı. Akademik sansür, zorunlu müfredat ve rakip bilim insanlarının ülkeden sürülmesi bu süreci takip etti. İdeolojiye uygun tek sesli bilgi rejimi üretildi. Bilimsel kapasite çöktü, üretimsel verim kayıpları ile birlikte kuşaklar boyu devasa bir bilgi açığı oluştu.
Güney Afrika 1950'ler. Siyahi çoğunluğun eğitimi sistematik biçimde alt düzey iş gücü'ne yetecek içerikle sınırlandı. Ayrı ve düşük bütçeli okullar, kırpılmış müfredat ve dil bariyerleri oluşturuldu. Siyasal talep üretmeyen ve itiraz kapasitesi düşük bir nüfus yaratıldı. Dışa bağımlı cahil bir toplum doğdu ve toplumsal hareketlilik kanalları tükendi.
Nazi Almanya'sı 1940'lar. Gleichschaltung yani hizaya getirme ideolojisi ile medya, okul ve üniversiteler tek ideolojik çizgiye bağlandı. Kitaplar yakıldı, akademik tasfiyeler yapıldı ve bilim insanları ülkeden kaçtı. Propaganda bakanlığı kuruldu, sansür en üst düzeye çıkarıldı ve müfredatlar ideolojik olarak şekillendirilerek yeniden yazıldı. Eleştirel muhakeme devre dışı bırakıldı ve total itaat sağlandı. Tek kaynaktan beslenen kitlesel yanılgılarla iğdiş edilmiş olan toplum küresel suçların suç ortağı oldu.
Agnotoloji kavramı kültürel olarak üretilmiş bilgisizliğin belirli aktörlerin kasıtlı stratejileriyle inşa edilebildiğini bize göstermekte. Çıkar grupları, kabul görmüş bilimsel gerçekler ambalajı ile bize yanıltıcı bilgiler sunabilir. Zihnimizde bir fikri yerleştirmek veya politik çıkar sağlamak amacıyla gerçekler baskılanabilir, gizlenebilir veya manipüle edilebilir.
Bunların tümü, bize dayatılan bilimsel bilgi ya da yüksek kültürel normların ürettiği verilerin her zaman hakikati işaret etmediği, hakikati bulma çabasının bireysel aydınlanmadan geçtiğini göstermiyor mu?
Peki Kuran bize ne diyor? Kuran cahil'i mi yoksa bilgi sahibini mi muhatap alıyor? Ya da bilgi sahibi olmayı nereye yerleştiriyor?
Antik Mısır'da Firavunlar toplumun erkeklerini cahil bırakıp ağır işlerde çalıştırma, kadınlarını ise yüz kızartıcı ahlak dışı hizmetlerle boyunduruk altına alma stratejisi ile yönetime bağımlı cahil bir kitle yaratmıştı. Musa Firavunun bu cahil bırakıcı sultasını kırmak için yeni bir hakikata dayalı veri seti ile sistemi kırmaya girişmişti.
Kuran’a göre cehalet bilgiyi ve delili önemsemeyen bir tutumun adıdır, aklı işletmek yerine zanna, söylentiye ve kışkırtıcı polemiğe yaslanan bir yöneliştir.
Kuran akıl sahiplerine hitap eder, derin düşünmeyi, analizi, bilgi ile donanmayı, ilimde derinleşmeyi merkeze alır. Peki bilgi'ye kim ulaşabilir? İlimde kökleşen, sözü dinleyip en güzeline uyan, kanaati delille ayıran ve öğrendikçe tevazu gösterenler. Kuran sorgulamaya iter, delil ister, haberi araştırtır, aklı ve vicdanı birlikte çalıştırır, bilmediğini sormayı öğütler, doğruyu bulduğunda da onu karakterine ve davranışına taşımayı öğretir.
İçinizde, hayra çağıran, bilgiyi emreden ve cehaletten sakındıran bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Ali İmran 104
Bu ayette maruf Kuran merkezli bilgisel normlar, münker ise her türlü cehalettir. Bize yüzyıllardır iyiliği emredin kötülükten sakındırın olarak çevrildi. Kuran bize bilgiyi emredin cehaletten sakındırın der. Maruf a-re-fe kökünden gelen bilgisel veri setleridir.
Bu yol tutulduğunda maruf norm haline gelir, münker yani cehalet etkisini kaybeder, cehalet kişisel etiket olmaktan çıkar.
Formül şöyle netleşir: Dili sadeleştir, delili, kaynağı ve gerekçeyi açıkla, uzmanlığı erişilebilir kıl, istişareyi işlet, polemiği azalt, bilgiyi çoğalt. Kuran’ın cehalete cevabı budur, ilmi ve aklı ortak hayatın standardı yapmak.
Kuran'ın muhatabı cahiller değildir.
Cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği kavramış bir toplum için, Allah'tan daha iyi hüküm veren kim olabilir?
Maide 50
* Küçük anekdot:
İncil’in anlaşılması için yüzyıllar boyunca geliştirilen görsel anlatım geleneği, kilise vitrayları, freskler, ikonlar ve minyatürlü el yazmaları, okuryazarlık düzeyi ne olursa olsun her kesimden insanın metindeki içeriği kavrayabilmesini amaçlayan bilinçli bir iletişim tasarımıydı. Usta ressamların kompozisyon, renk ve sembol diliyle sahneleri ardışık olarak kurgulaması, anlatıyı okunur kılabilmişti, bir sahneden diğerine geçen görsel ipuçları, hem çocuklara hem de yetişkinlere hafızada kalıcı bir veri sunmuştu. Dolayısıyla mesele aslında sunum biçimidir, doğru tasarlanmış anlatım, kutsal metnin anlamını nesiller boyunca geniş kitlelere açık ve kalıcı şekilde aktarabilmişti.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



