Kuran'ın kendisi de rivayettir söyleminin çürütülmesi üzerine
Kuran ne zaman yazıldı?
Vahyin inişinden 200 yıl sonra yazılmaya başlanan rivayetler ile Kuran metnini birbirine karıştırıp 'ikisi de rivayet değil mi' söyleminin ezberci bir zihniyetle nasıl ortaya atıldığını ve bu yanılgının kökenlerini inceleyeceğiz.
“Kuran başlangıçta kitap değildi, daha çok ezberlendi. Resul vefat ettikten sonra dağınık malzemelerden derlendi. O halde Kuran da bize rivayetle gelmiştir.”
Bu anlatı bize ezberletilmiştir, anadolu dindarlığı, din dersleri, ilahiyat fakülteleri ve imam-hatip okullarında bu anlatı işlenir ama tamamıyla hatalıdır. Kuran'ın kendi iç bütünlüğüne baktığımızda vahyin başından itibaren okunan, yazılan, kayda geçirilen, sahifelerle, kalemle, satırla, kitapla, yazılı belgeyle ilişkili bir mesaj olarak sunulduğu görülür.
Kuran'da kitap, suhuf, mektub, mestur, kalem, satır, rakk gibi kavramlarla yazılı kayıt alanı sürekli canlı tutulur. Bu çok önemlidir çünkü Kuran kendisini baştan sona 'hafızada dolaşan sözlü gelenek'miş gibi kodlamaz, okunan ve yazılı zemine sahip vahiy metni olarak konumlandırır.
Satır satır yazılmış kitaba, açılıp serilmiş ince deri/parşömen üzerine.
Tur 2-3
Yani vahiy dili içinde satır satır yazılmış kitap ve açılmış parşömen / ince deri belge imgesi vardır. Kuran dilinde yazılı metin kavrayışına hakim bir anlatı ve vahiy ile yazı arasında doğrudan bağ kurulduğunu gösterir.
Kalem Suresi yazının ve kaydın sembolik merkezidir.
Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.
Kalem 1
Bu ayet vahyin daha ilk dönemlerinden itibaren kalem ve yazılan metinler üzerinden bir bilgi düzeni kurduğunu gösterir. Kalem kayıt, sabitleme, iz bırakma ve metinleştirme aracıdır.
Bu yüzden Kuran'ın başlangıcında yazı kültürünü dışlayan bir tablo kurmak gerçek dışıdır.
Alak Suresinde ise okuma ve kalem birlikte gelir
Kalemle öğretendir.
Alak 4
İlk vahiy pasajı olarak kabul edilen bölümde ikra emri ile kalem birlikte geçer. Vahyin başlangıç tonu çok açık ve net bir şekilde belirlenmiştir. Okuma, toplama, derleme, dağıtma, öğrenme, yazılı kayıt ve bilgi aktarımı.
Eğer Kuran'ın ilk mesaj katmanında bile kalem merkezi kavramsa Kuran'ı uzun süre sadece sözlü hafızada kalmış yazıyla sonradan tanışmış bir metin gibi sunmak Kuran'ın kendi işaretleriyle uyumlu değildir. Üstelik Kuran'ın en uzun ayeti sözleşmeleri yazılı ve şahitli kayıt altına alma ayeti olan Bakara 282'dir. Yazıya ne denli önem verildiğinin de kanıtıdır.
Kitap kelimesi kök anlamı bakımından yazmak, kayıt altına almak, bağlamak, sabitlemek, hükme bağlamak alanıyla ilişkilidir. 7. yüzyıl Hicazında kitap kavramı aynı zamanda yazılı hüküm, karara bağlanmış söz veya ilahi yasayı da ifade ederdi. Vahyin kitap olarak adlandırılması metnin sabitlenmiş otoritesini de simgeler.
Bu yüzden Kuran'ın aynı zamanda kitap olarak adlandırması bile başlı başına önemlidir. Kitap kavramı vahyin dağınık, kontrolsüz, sadece hafızaya bırakılmış bir söz yığını olmadığını gösterir. Kitap, düzen, kayıt, sınır, hüküm, bağlayıcı metin ve korunan anlam alanıdır.
Geleneksel anlatı Kuran'ın ezberde tutulduğunu, sonradan yazılılığını Ebubekir veya Osman dönemine kadar yazılı süreçler sanki ertelenmiş gibi bir anlatı oluşturur. Oysa daha doğru ayrım şudur:
Kuran inmeye başladığı ilk ayetten itibaren yazılmış, kayıt altına alınmış, derlenmiştir. Kuran'ın yazıya geçirilmesi başka şeydir, mushaf formunda resmi çoğaltma başka şeydir. Bu ayrımı da aklımızda tutalım.
Resul döneminde yazılı kayıt yoktu iddiası tamamıyla bir hurafedir.
Geleneksel derleme anlatısında şu tablo verilir:
- Vahiy indi.
- Sahabe ezberledi.
- Bazı parçalar kemik, deri, hurma dalı, taş gibi malzemelere yazıldı.
- Resul vefat etti.
- Yemame savaşında hafızların ölmesi üzerine Kuran'ın toplanması gündeme geldi.
- Ebubekir döneminde derleme yapıldı.
- Osman döneminde mushaflar çoğaltıldı.
O dönemde sanki yazı geleneği yokmuş gibi sunulur ve bu anlatı şu hatalı sonuca götürür:
Kuran da hadis gibi sonradan derlenen rivayet ürünüdür.
İşte problem buradadır.
Daha doğru ifade şudur:
Kuran Resul döneminde okunan, ezberlenen, yazılan ve toplumsal dolaşıma giren vahiy metnidir. Vahiy metni doğası gereği bir bildiri ve otorite hükmündedir. Sonraki mushaflaştırma metnin ilk kez var edilmesi zannedilir fakat var olan metin malzemesinin resmi çoğaltılmasıdır.
Bu ayrım çok kritiktir.
- Kuran ezberleniyordu.
- Aynı zamanda yazılıyordu.
- Aynı zamanda salat'larda tebliğ ediliyordu.
- İşittik ve itaat ettik misakı alınıyordu.
- Aynı zamanda topluluk içinde duyuruluyordu.
- Kavim ileri gelenlerine ve farklı kavimlerin önderlerine sunuluyordu.
- Aynı zamanda parçalar halinde kaydediliyordu.
- Aynı zamanda vahyin tertili ve tertibi Resul gözetiminde yapılıyor ve öğretiliyordu.
Salat'ın ne olduğunu keşfedemeyenler için bu kafa karışıklığı doğaldır.
Kuran'ın aktarım modeli tek kanallı olmamıştır. Sadece ezberlendi demek de eksiktir sadece yazıldı demek de. En güçlü model çok kanallı koruma modelidir.
tilavet + tertil + yazım + hıfz + kitabet + dağıtım + cemaat hafızası + mushaflaşma
Bu sistem çoklu koruma mekanizmasına dayanır.
Vahiy dili her zaman kendisini yazı ve kayıt alanıyla ilişkilendirir. Resul'ün görevi okunan sahifeler ve kayıtlı vahiy düzeniyle bağlantılıdır. Kuran'ın sonradan tamamen sözlü rivayetlerden derlenmiş bir metin gibi sunulması Kuran'ın kendi iç diline uymaz.
Vahiy de rivayet yoluyla gelmedi mi? sorusu ilk bakışta güçlü görünen ama aslında iki farklı aktarım türünü birbirine karıştıran bir itirazdır. Bu itirazın temel problemi şudur. Her aktarımı aynı kategoriye koyar. İnsan eliyle taşınmış her bilgiyi rivayet sayar ve böylece Kuran ile hadis külliyatını aynı epistemik düzleme çeker. Oysa bilimsel olarak doğru soru bu bilgi insanlar aracılığıyla mı geldi? sorusu değildir. Doğru soru şudur: Bu bilgi hakk mıdır?
Vahiy de rivayet yoluyla geldi demek teknik olarak eksik bir ifadedir. Bu aktarım tekil şahısların haber zincirine dayanan rivayet türüyle aynı değildir. Kuran erken dönemden itibaren hem yazılı hem sözlü hem litürjik hem toplumsal kullanım içinde ve diğer coğrafyalara da hızla yayılmış geniş topluluk tarafından taşınan sabit metindir. Hadisler ise büyük ölçüde tekil olay, söz, davranış ve yorumların isnad zincirleriyle aktarılmasıdır. Bu yüzden Kuran'ın nakli topluluk hafızası + yazılı mushaf + sürekli okuma pratiği üzerinden oluşan kamusal metin naklidir, hadis nakli ise çoğu zaman haber + rivayet + zann + dedikodu naklidir.
Temel ayrım şudur: Metin nakli ile haber naklinin farklı kategorilerdir.
Kuran bizzat metnin kendisidir. Yani aktarılan şey Resul şöyle dedi diye haberleştirilen bir olay değildir. Aktarılan şey başından itibaren okunacak, ezberlenecek, yazılacak ve tekrar edilecek lafızlı manifesto metinleridir.
Hadislerde ise çoğu zaman aktarılan şey şudur:
“Filanca, filancadan, o da filancadan duydu ki Resul şöyle şöyle demiş / Resul'ü şöyle şöyle derken duydum / şöyle şöyle yaptığını görmüşler / şuraya gitti / şurdan gelmiş”
Bu haber tipi doğası gereği olay aktarımı varsayımıdır. Olay aktarımı bağlama, hafızaya, ravinin anlayışına, lafız-mana aktarımına, siyasal ve mezhepsel atmosfere ve sonradan yapılan metinsel müdahalelere açıktır.
Kuran aktarımı ise metnin kendisini korumaya yöneliktir.
Kuran vahiy metni olarak nakledilmiştir, hadisler ise döneme dair haberler olarak rivayet edilmiştir.
Bu iki kategori aynı başlık altında incelenemez.
Kuran erken dönemden itibaren yazılı olarak korunmuş, mushaflaşmış, toplumsal okuma pratiğinin merkezine yerleşmiştir. Ümmetin merkezi metni olarak çok erken aşamada kamusal ve litürjik dolaşıma girmiştir.
Hadis külliyatlarının büyük kanonik derlemeleri ise 2 asır sonra aktarım, seçme, eleme ve tasnif süreci ile oluşmuştur.
Kuran'da hedef lafzın korunmasıdır. Ayetin kelimesi, sırası, okunuşu ve metin bütünlüğü önemlidir.
Hadislerde ise çok yaygın biçimde mana ile aktarım meselesi vardır. Yani ravi duyduğu şeyi birebir kelimelerle ifade etme derdine düşmez, anladığı mana üzerinden aktarabilir. Bu da hadis metinlerinde varyantlar, farklı lafızlar, kısa ve uzun versiyonlar hatta bağlam kaymaları doğurur ki aynı olayla ilgili birbirinin tamamen zıttı anlatılara da çok sık rastlanır.
Kuran'da metin sabittir.
Hadislerde ise metin sabitesi yoktur.
Kuran kendi içinde bütünlük denetimine açıktır. Bir kelime başka ayetlerde takip edilebilir. Bir kavramın kullanım ağı çıkarılabilir. Bir hükmün bağlamı metin içinde denetlenebilir. Kuran kendi kendisini açıklayan bir ağ yapısına sahiptir.
Hadiste ise kontrol çoğu zaman isnad, ravi güvenilirliği, metin tenkidi, tarihsel bağlam ve diğer rivayetlerle karşılaştırma üzerinden yapılır. Bu insani bir süreçtir. Üstelik çoğu zaman isnad sağlam görünse bile metin Kuran'ın ana ilkesiyle çatışabilir ve ilginçtir ki hadislerde kullanılan arapça kavramlar ile Kuran kavramları arasında paralellik yoktur. Hadislerin kavramları Kuran'da geçmeyen insan üretimi kavramlardır. Bunu da bir database olarak ortaya koyup dünya kamuoyuna sunmayı hedefliyorum.
Bu yüzden bilimsel ilke şöyle olmalıdır:
Hadis Kuran'a hakem olamaz, Kuran hadise hakem olur.
Tarihsel ve zanna dayalı haber vahiy metninin üzerine çıkamaz.
Bir bilginin insan eliyle aktarılmış olması bütün aktarım türlerinin eşit derecede şüpheli olduğu anlamına gelmez. Modern tarihçilikte de böyledir. Bir anayasa metninin arşivli, çoğaltılmış, kamusal ve sürekli kullanılan versiyonu ile bir liderin özel bir toplantıda söylediği iddia edilen söz aynı kanıt seviyesinde görülmez.
İkisi de insan aracılığıyla aktarılmıştır. Fakat biri kamusal metindir, diğeri haber aktarımıdır.
Kuran ile hadis arasındaki fark da buna benzer:
Kuran, topluluğun açık, tekrarlı, yazılı ve salatla yerleşmiş metnidir.
Kuran metni kendi içinde denetlenebilir bir anlam mimarisi olarak ele alınmalıdır. Bir metnin hangi tarihte yazıldığı, kimler tarafından aktarıldığı veya hangi nüshalarda bulunduğu onun varlık ve iletim tarihine dair bilgi verebilir fakat bu söz ilahi kaynaklı mı? sorusu, daha derin bir hakikat ve kaynak değeri sorusudur. Kuran'ın önerdiği doğrulama protokolü, dış senet zincirlerinden çok metnin kendi iç örgüsüne yönelir; çelişkisizlik, kavram atlası, kök semantiği, ayetler arası bağlantı, sureler arası anlam akışı, doğa yasalarıyla uyum, tarihsel tipolojilerin tutarlılığı, edebi mimari, ahlaki hukuki bütünlük ve hayatta ürettiği sonuçlar birlikte sınanır. Bu yöntemle bakıldığında Kuran kavramlarını farklı bağlamlarda yeniden çalıştıran, anlam merkezlerini birbirine bağlayan, kendi kendisini açıklayan ve bütün içinde doğrulayan ilahi bir pattern olarak görünür hale gelir. Bu pattern metnin kendi semantik ağı, iç tutarlılığı, edebi yapısı ve dönüştürücü sonuçları üzerinden açığa çıkan doğrulanabilir üst düzendir.
Kuran'ı hadislerle aynı seviyede konumlandırarak tarihsel bir haber malzemesi olduğunu düşünmek bir düşünce sistemi hatasıdır.
Bu yüzden Kuran da rivayettir söylemi hiçbir zaman masum bir itiraz olamaz bilakis kaynak hiyerarşisini bozmayı amaçlayan zihinsel bir tuzaktır. İşte dinin ana hattan kopuşu da burada başlar.
Kuran'ı koruyan şey üzerinde derinleşerek keşfedilecek olan ilahi pattern'idir. Kuran hiçbir zaman kendisini dış otoritelerle ayakta tutmaz, kendi iç hakikat mimarisiyle ayakta durur. Tıpkı göğün direksiz ayakta durması gibi.
Kuran ana referans ve manifestodur,
değiştirilemez hükümler bütünüdür,
doğrulayan ya da yanlışlayan ana kaynaktır.
Din, ancak ve ancak zannın gölgesinden çıkıp vahyin ışığına döndüğü gün yeniden ayağa kalkacaktır.*
Dini ayağa kaldırabilecek miyiz?
*Şura 13
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



