Çoğunluğa uymanın saptırıcılığı ile ilgili bilimsel bir inceleme
Çoğunluk nasıl yanılgıdadır?
وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar yalnız var sayıyorlar.
Sosyal bilimlerin bir çok kolunu ve din sosyolojisini yan yana getirerek disiplinler arası bir mercekle çoğunluk etkisinin hangi bilişsel ve kurumsal koşullarda hakikati örttüğünü bulabilir miyiz? Kuran'ın işaret ettiği yönü deneysel bulgular, tarihsel ve güncel vakalar, mezhep ve tarikat dinamikleriyle zenginleştirip pratik doğrulama ve karar ilkeleriyle sorgulamaya çalışacağız. Haydi başlayalım.
Öncelikle ayet bağlamındaki eksera yani çoğunluk olarak anlam verilen kavrama kısaca göz atalım. Temel anlam alanı çok olmak, artmak, kesret kazanmaktır. Türkçe'deki ekseriyet aynı aileden gelir. Kuran’da sık görülen kullanımlarında nicelik bildirirken bilgisizlik, nankörlük, zanna uyma gibi temalarla yan yana anılır. 6:116’daki yeryüzündekilerin çoğu vurgusundaki eksera baskın çoğunluktur.
Kuran burada bize bir uyarı yapmaktadır, çoğunluğun yönü asla doğruluk garantisi sunmayacaktır, hakikati bulma ve delil payını açık tutma ise önemlidir, peki bu uyarı bilimsel gerçekliklerle örtüşür mü?
Çoğunluğa uymanın saptırıcı oluşu insan zihninin belirsizlik ve sosyal baskı altında kullandığı kestirme yolların toplumsal dinamiklerle birleşerek yanlış dengeler üretmesiyle açıklanır. 6:116’daki uyarı, modern sosyolojinin ve sosyal psikolojinin yüz yılı aşan birikimiyle paralellikler gösterir, kalabalıklar davranışı yönlendirebilir, fakat bilgi kalitesi ve muhakeme bakımından bu yönlendirme isabetli olmaz. Bireysel uyma basıncı, grup aidiyeti ve dinsel yönelişlerin örüntüleri bakımından bu olguyu inceleyelim.
Bireysel düzeyde klasik deneylerde çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir. Şerif Başoğlu'nun 1935 yılında Columbia Üniversitesi psikoloji laboratuvarında tamamen karanlık odalarda gerçekleştirdiği otokinetik deneyinde, belirsiz algısal ortamda insanlar önce kendi tahminleriyle deneye başlamış, küçük gruplar kısa sürede ortak bir etki ile normlar üretmiş ve daha sonra bireyler tek başınayken bile doğruluk ve yanlışlığını süzmeksizin bu grup normunu sürdürmüştü.
Solomon Asch, 1951’de yaptığı ünlü deneyinde şu soruyu sınadı, insanlar bildikleri apaçık doğruya rağmen sadece uyum sağlamak için çoğunluğa kapılabilir mi? Bunun için denek'i bir grubun içine oturttu ve bariz şekilde doğru cevabı olan çok basit bir görsel eşleştirme görevi verdi fakat grubun geri kalanı denekten habersiz şekilde bazı turlarda kasıtlı olarak yanlış cevaplar verdi. Sonuç ilginçti, pek çok kişi doğruyu gördüğü halde dışlanmamak ve garip durmamak için çoğunluğun yanlışına katıldı, bir kısmı da "ya ben yanılıyorsam" duygusuyla kendinden şüphe edip kalabalığı izledi. Anlaşmalı kişiler farklı yanıtlar vermeye başlayınca uyma baskısı belirgin şekilde azaldı. Asch böylece çoğunluğun yönünün doğruyu garanti etmediğini, tersine sosyal onay ihtiyacı ve reddedilme korkusuyla birleştiğinde insanın apaçık doğrular karşısında bile hataya sürüklenebildiğini gösterdi.
Stanley Milgram, 1961’de şu deneyi yaptı, sırf otorite öyle istedi diye, insanlar vicdanlarına aykırı eylemleri ne kadar ileri götürebilirdi? Sorulara yanlış cevap veren anlaşmalı bir kişiye denek'in giderek artan şoklar uygulaması söylendi, beyaz önlüklü görevli “devam edin, deney bunu gerektiriyor” diye ısrar etti. Kimse gerçekte zarar görmüyordu ama düzenek ikna ediciydi ve birçok katılımcı belirgin rahatsızlığa rağmen en yüksek seviyeye kadar şoklar verdi. Milgram koşulları değiştirince itaat azaldı, talimat uzaktan verildiğinde, ortam prestijli olmadığında veya anlaşmalı kişiye fiziksel olarak yaklaşıldığında denekler oto kontrol kazandı. Deney şunu açığa çıkardı, otorite sinyallerinin görünmez ve üst katmanda olduğu hissi, kişisel ahlaki frenleri düşündüğümüzden hızlı eritebiliyordu, bu yüzden etik sınırlar ve itiraz kanalları görünür değilse, otorite baskısı altındaki birey'in yönü asla doğruluk garantisi veremezdi.
Grup düzeyinde ise sorunun büyüdüğünü görmekteyiz. Irving Janis’in groupthink kavramı yüksek uyum baskısı, itiraz kültürünün zayıflığı ve kapalı bilgi gruplarının bir araya geldiği ekiplerde akıl yürütmenin nasıl bozulduğunu tarif eder. 1995 yılında Japonya'da Soko Asahara’nın liderliğindeki bir tarikat kuruldu, 'kıyamete hazırlanıyoruz söylemiyle kapalı ve sert bir hiyerarşi oluşturuldu. İçeride farklı düşünenler susturuldu, itiraz 'iman zayıflığı' sayıldı, dışarıdan gelen bilgiler 'düşman propagandası' diye reddedildi. Herkesin aynı fikirde olduğu izlenimi güçlendi, lidere 'yanılmaz' gözüyle bakıldı ve riskler konuşulmadı. Sonunda küçük bir çekirdek grup, kimse tarafından sorgulanmayan bir karar aldı ve Tokyo metrosunda sarin gazı saldırısı gerçekleşti. Bu olay aidiyet baskısı, kapalı bilgi ağı ve otoriteye koşulsuz itaatin bir araya geldiğinde, bir tarikatın nasıl topluca yanlış yöne sürüklenebileceğini açıkça göstermişti.
Noelle-Neumann’ın sessizlik sarmalı modeli, azınlıkta kaldığını düşünen bireyin dışlanma korkusuyla konuşmaktan vazgeçmesi nedeniyle kamusal alanda çoğunluk algısının kendi kendini büyütmesini açıkladı.
Max Weber’in otorite tipolojisi karizmatik baskı altında geleneksel düşüncelerin içerik denetimi yapılmadığında doğru ile yanlışı ayırt edemediğini gösterdi.
Le Bon’un kalabalık psikolojisi gözlemleri de ilginçti, ona göre bir grup içerisinde fikirsel çeşitlilik yerine tek düze görüş hakimse, katılımcılar birbirlerinden bağımsız düşünemiyorsa, merkezi bir iletişim yapısı varsa ve grup üyelerinin toplanma ritüeli zorunluluklara dayanıyorsa o grup hızlıca 'sürü'ye dönüşüyordu.
Dinsel alan tüm bu dinamiklerin en yoğunlaştığı sahalardan biridir çünkü aidiyet, grup psikolojisi ve otorite burada daha yüksek duygusal değerlere dönüşür. Mezhep ve tarikatlar sosyal kimlik ve kapalı iletişim üretir, bunların tamamı riskli alanlardır. Kapalı ağlarda aynı görüşler sürekli tekrarlanırsa epistemik kapanma görülür, farklı yorum ve delillerin dolaşımı daraltılır. Karizmatik önderliğin güçlü olduğu yapılarda lidere itimat metin ve akıl denetiminin yerini alır, böylece muhakeme “çoğunluk böyle yapıyor” söylemine yaslanır. Sessizlik sarmalı iç eleştiriyi bastırır, groupthink, içtihat ve uygulamalarda hatalı yönelişleri normalleştirir. Ritüeller topluluğu birbirine bağlar, fakat gruba giriş ve çıkışın zorluk derecesi yükseldiğinde dışarıdaki eleştirel sinyaller içeri sızamaz. Bu noktada çoğunluk ölçüsü ilahi hakikat için belirleyici hale geliyormuş gibi algılanır.
Sessizlik sarmalı ve itaat kültürü birleştiğinde iç denetim felç olur. Grupsal toplantıda farklı okuma öneren grup üyesi dışlanır. Taklit artar, düşünceler tekrarlara dönüşür, normlar ise 'hakikatlere'. Kuran’ın 6:116’daki uyarısı burada anlam kazanır, doğruluk çoğunluğa değil akıl, burhan, delil ve istidlale dayanır.
Çoğunluk bilgi kalitesinin düşmesi ve bağımsız muhakemenin zayıflaması halinde, hakikat ile ilişkisi kesilmiş bir çekim alanı üretir. İnsan zihni belirsizlikte sosyal ipuçlarına fazlaca değer verdiği için, kalabalığın yönü kolayca kanıt gibi algılanır. Oysa hakikati teminat altına alan sayısal üstünlük yerine denetlenebilir gerekçe, şeffaf muhakeme, bağımsız düşünce ve çoğul istişaredir. İnşa edilen süreçler bozuksa çoğunluk zanna dayalı bir yanılsama üretir.
Azınlıkta olmanın değerini bilerek Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



