'Her şey boş' ve 'hayat çok anlamsız' düşüncelerinin tahlili
İnsanoğlunun zaman zaman içine düştüğü tuzak
Her şey boş.. Modern insanın en yaygın iç cümlelerinden biri. Bu cümle bazen yorgunluğun, bastırılmış acıların, travmaların, tüketilmiş arzuların veya yönünü kaybetmiş bir bilincin dışa vurumudur. Fakat cümle ne kadar sade görünürse görünsün arkasında aslında büyük bir kopuş yer alır. İnsan gündelik hayatındaki en küçük davranışlarda bile anlam ararken hayatın bütünü söz konusu olduğunda anlamı reddedebilmektedir. Bu yüzden her şey boş sözü insanın kendi varlığıyla ve çevresindeki tüm anlam örüntüleriyle kurduğu bağın zayıflamasına işaret edebilir.
Kuran'da bu boşluk düşüncesi basit bir soru ile gündeme getirilir:
Sizi amaçsız, sonuçsuz ve sorumluluksuz olarak yarattığımızı ve bize rücu ettirilmeyeceğinizi mi düşündünüz?
Müminun 115
Ayette geçen abes kelimesi Türkçedeki boş yere ifadesinden daha derin bir anlam alanına sahiptir. Abes, amacı, sonucu, yönü, ciddiyeti ve sorumluluk hattı olmayan dağınık eylemdir. Bir şeyin abes olması onun varlık sahnesinde anlamlı bir yere oturmaması demektir. Ayet insanın yaratılışını bu zannın dışına çıkarır. İnsan rastgele yeryüzüne atılmış bir varlık değildir. Varlığı başlangıçsız bir tesadüfle, hayatı amaçsız bir akışla, ölümü de nihai bir yok oluşla açıklanamaz.
Bize rücu ettirilmeyeceğinizi kısmı ise daha dikkat çekicidir. İnsan kendi varlığının sonunu kendi psikolojik konforuna göre kapatamaz. Cesedini yaktırıp denize savrulmasını vasiyet ettiğinde yok olup gitmez. Ölümünden sonra ne olacağı konusu iradesini aşan bir meseledir. Dönüş fikri insanın eylemlerini sonuçsuzluktan çıkarır. Öte yandan kimsenin görmediği bir iyilik de sistem içinde kaybolup gitmez. Ya da kimsenin duymadığı bir çığlık, haksızlık, taciz, tecavüz, kötülüğe maruz kalmışlık da boşluğa savrulup gitmez. Dönüş bilinci insanın en derin görülme ihtiyacını bir zemine bağlar. İnsan fıtratı gereği yaptığı şeylerin mutlak boşluğa düşmeyeceğini bilir fakat yönünü kaybettiğinde boşluk düşüncesi zihnine hakim olabilir.
Müminun 115'in kurduğu sistem Enbiya 16 ve 17 ile evrensel düzeye taşınır:
16. Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri oyalanmak/boşa zaman geçirmek için yaratmadık.
17. Eğer kendimize oyalayıcı bir meşguliyet edinmeyi isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, eğer böyle iş yapanlardan olsaydık.
16'daki laibin ifadesi yaratılışı oyun, oyalanma ve ciddiyetten uzak bir düzen olarak görme fikrini reddeder. Böylece üç ayet birlikte büyük bir varoluş çizgisi kurar, İnsan abes değilse, evren oyun değilse hayat da tüketilip kapatılacak geçici bir ara boşluk olamaz. İnsan bu düzenin seyircisi midir yoksa bilinç, sorumluluk, bağ kurma ve onarma kabiliyetiyle bu düzenin içine yerleştirilmiş aktif bir parça mıdır? Bunu çözmek ise insanın hayat serüvenidir.
Seküler bir zihin şunu rahatlıkla sorabilir: İnsan bu kozmik anlam fikrini rahatlamak için üretmiş olamaz mı? Bu noktada çevresel gözlem çok önemlidir. Evrende, yeryüzündeki eko sistemde ve yaşayan canlıların döngüsünde bir takım değişmez yasalar bulunur ve bu yasalar her seferinde adeta bize bir hakikati hatırlatmak için devinir. Mesela yarın güneşin doğacağından o kadar eminizdir ki asla bu konuda şüphe duymayız. Mevsimler gelir geçer, gece ve gündüz döngüleri, milyonlarca canlının kendi habitatları ve sistemleri, kimya ve biyolojinin en ince detayları bizi hep bir yere doğru sevkeder, bilmeye ve anlamaya. En temelde insanın kendi gıdasını ve geçimini sağlaması için en az bir konuda kapsamlı bilgi sahibi olması gerekir ki bu bilgi ile ayakta kalabilsin.
İnsanın kendi yapısıyla varlık düzeni arasındaki uyumu asıl meseledir. İnsan anlam arayan, bağ kurmak isteyen, yaptığı eylemin görülmesini bekleyen, iyilik ve kötülüğün sonuçsuz kalmasına razı olamayan bir varlıktır. Kendi içine yerleştirilmiş bu anlam ihtiyacını ancak doğru zemine bağlayarak iyileşebilir. Kurani anlamda fıtrat, insanın bu iç yapısını yani hakikate, bağa, sorumluluğa ve yön duygusuna açık yaratılış kodunu ifade eder. Kuran'ın sunduğu anlam modeli de bu kodu yerli yerine oturtur.
Modern psikolojinin bazı ana kuramları da bu boşluğun rastgele bir duygu olmadığını gösterir. Viktor Frankl'ın logoterapisi insanın temel yönelimlerinden birinin anlam arayışı olduğunu söyler. Frankl anlamı konforlu hayatların süsü olarak görmez ve anlamı acının ortasında, insanın en çıplak halinde arar. Toplama kampı tecrübesinden hareketle geliştirdiği yaklaşımda insanın her şartta acıdan kaçamayacağını fakat acıya vereceği anlamla dağılmaktan korunabileceğini gösterir. Kuran'da insana dertsiz bir hayat vaat edilmez. Hayat yüklenme, sırtlanma, sınanma, direnme ve arınma alanı olarak kurulur. Bu yüzden anlam acıyı ortadan kaldırmaz, acıyı abes olmaktan çıkarır.
Kuran'a göre dönüş eylemlerimizin nihai bir tanıklık alanına taşınmasıdır. İnsan kendi emeğinin, sabrının, direncinin, iyiliğinin ve gördüğü haksızlığın unutulmadığını bildiğinde hayatın trajik tarafları mutlak anlamsızlığa dönüşmez. Acı hala acıdır fakat artık karanlık bir boşluk olarak tanımlanamaz, bilakis insanı inşa eden zorlu ama güç veren süreçlerdir.
Martela ve Steger'in anlam psikolojisinde hayatın anlamı üç boyutta ele alınır; tutarlılık, amaç ve değer. Tutarlılık, insanın hayatındaki parçaları anlamlı bir bütüne bağlama ihtiyacıdır. Kuran bunu başlangıç ile dönüş arasındaki hattı görünür kılarak sağlar. İnsan kendi hikayesini yaratılıştan dönüşe uzanan büyük bir anlatının içinde okursa ayakları yere basabilir. Amaç boyutu ise insanın nereye yöneldiğiyle ilgilidir. Kuran insanı amaçsız bir dolaşımdan çıkararak onun aktif hayatın içinde yaşamın dişli çarklarından biri olmasını sağlamaya çalışır. Değer boyutu ise insanın hayatının yaşamaya değer olup olmadığıyla ilgilidir. Kuran'a göre insan değeri, tüketim kapasitesinden, parasından, evlatları ve soyundan, nüfuzu veya statüsünden ya da başkalarının ona verdiği onaydan gelmez, ona bilinç, seçme sorumluluğu ve dönüş idraki verilmiş olmasından gelir.
Ryan ve Deci'nin öz belirleme kuramı da insanın iyi oluşu için üç temel psikolojik ihtiyaca işaret eder; özerklik, yeterlik ve ilişki. Kuran merkezli anlam modeli bu üç alanı daha geniş bir varoluş zeminine taşır. Özerklik insanın keyfi serbestliği gibi düşünülür fakat gerçekte seçme sorumluluğudur. İnsan emanet yüklenen bir varlık olarak tercih eder ve tercihinin kişisel ve toplumsal sonuçlarını taşır. Yeterlik insanın kendini kanıtlamasıyla sınırlanmaz, yeryüzünde ıslah, imar ve faydalı üretim kabiliyeti kazanması ile belirlenebilir. İlişki ise sosyal onay arayışına indirgenemez birbirinizi tanıyasınız diye yaratılmış olmanın getirdiği bağ kurma zorunluluğudur. Bu bağ Kuran merkezli salat paradigmasında daha da belirginleşir. İnsan vahiy ile bağ kurar, diğer insanlarla destek ve sorumluluk ilişkisi kurar, toplumdaki cehaleti, yoksulluğu, kopuşu ve dağılmayı onarmaya yönelir.
Bu noktada anlam zihne tutunmuş soyut bir kanaat olmaktan çıkar ve hayata karışan bir eylem düzenine dönüşür. Bağ kurmak, destek vermek ve onarmak. insanın iç boşluğunu fiili sorumluluk alanına taşır. Bu bakış açısıyla çalışmak geçinme zorunluluğuyla sınırlı kalmaz, yeryüzüne dağılmış iyilik damarlarından birine katılma imkanı kazandırır. Bilgi zihinsel bir hobi olmaktan çıkar ve cehaletle mücadele sorumluluğuna bağlanır. İlişki kurmak onay toplama aracı olmaktan çıkar ve destek, tanıma, dayanışma ve onarım alanına dönüşür. Böylece Kuran insanı pasifleştiren, onu içine kapatıp karanlıklara gömen her türlü düşünceyi reddederek insanı hareket ettiren bir bilinç haritasının tam ortasına yerleştirir.
Maslow'a göre insan temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kendi potansiyelini gerçekleştirmeye yönelir. Bu yüzden her şeyim var ama içim boş diyen modern insan aslında haz ve konforun anlam yerine geçmediğini itiraf eder. Fakat Maslow ile Kuran merkezli düşünce arasında kritik bir fark vardır. Maslow'da insan çoğu zaman kendi potansiyelinin zirvesine yürürken merkeze kendi benliğini koyar. Kuran'daki tezkiye sürecinde ise insan benliğini doğru konuma çekerek ve fayda üreterek olgunlaşır. Maslow'da hedef kendini var etmek gibi okunabilir, Kuran'da hedef kişinin doğru alan ile bağ kurmasıdır. İnsan kendi arzularının merkezinde egosunu büyütmek için mi yoksa yaratılış düzeni içinde sorumluluğunu üstlenmek için mi arınmalıdır?
Seküler anlam inşası burada bir itiraz daha geliştirebilir: Evrensel bir anlam olmak zorunda değildir, insan kendi anlamını kendi kurabilir.
İnsan gerçekten de hayatına anlam katabilir, sevdiği bir işi, bir ilişkiyi, bir sanatı, bir konumu, bir mücevheri ya da bir mücadeleyi kendi hayatının merkezine alabilir. Fakat tamamen öznel olan anlam kırılgandır. Eğer anlam bütünüyle benim atfettiğimden ibaretse onu her an geri de çekebilirim. Bugün anlamlı bulduğum şeyi yarın değersiz görebilirim. Bugün beni ayakta tutan hedef yarın psikolojik gücünü yitirebilir. Modern boşluk hissi de bu geri çekmenin kolaylığından doğar. Keşfedilmesi gereken hakikatin anlamı ise 'ben'den bağımsız bir ağırlığa sahiptir. Onu ben üretmediğim için keyfi biçimde iptal de edemem. Kuran'ın anlam modeli bu yüzden kişisel motivasyonun ötesine geçer ve insanı kendinden daha büyük bir hakikat hattına bağlar.
Nihilizm ve absürdizm insanın evrende hazır bir anlam bulamadığında yaşadığı sarsıntı alanıdır. Bu akımların güçlü tarafı sahte anlamlara kolayca teslim olmamalarıdır. Fakat Kuran merkezli bakış bu sarsıntının son durak olmadığını söyler. İnsan evrende anlam görmüyorsa bu anlamın yokluğundan kaynaklanmayabilir, insanın doğru okuma biçimini kaybetmesinden ileri gelebilir. Kuran'da ısrarla akletmeye, bakmaya, düşünmeye, ibret almaya, delilleri okumaya davet bu yüzden önemlidir. Varlık alanı işaretlerle örülü karmaşık bir yapıdır. İnsan bu işaretleri tüketim, korku, kibir ve alışkanlık perdesiyle kapattığında boşluk hissi oluşur.
İnsan hazza yüklenir fakat haz alışkanlık üretir. Statüye yönelir fakat statü kıyas ve kaygı doğurur. Tüketime sarılır fakat tüketim doygunluk yerine yeni eksiklikler salgılar. Uzak ülkelere, inzivalara, meditasyonlara, spiritüel pratiklere yönelir, çünkü sahip olduğu şeylerin içindeki boşluğu kapatamadığını fark eder. Bu arayışların bir kısmı samimi bir mana ihtiyacından doğabilir, önemli bir kısmı ise zihni susturma ve iç sıkıntısını bastırma denemesidir. Fakat Kuran açısından asıl mesele zihni doğru bağa kavuşturmak ve hakikati keşfe davettir.
İlk adım insanın abes olmadığını fark etmesidir. İnsan kendini rastgele var olmuş, rastgele yaşayacak ve rastgele silinecek bir organizma olarak gördüğünde kendi eylemlerinin ağırlığını da kaybeder. İkinci adım evrenin oyun olmadığını kavramaktır. Varlık ciddi ise insanın davranışı da ciddiyet kazanmalıdır. Üçüncü adım gündelik eylemleri mikro hazlardan çıkarıp daha büyük bir bağa yerleştirmektir. Dördüncü adım insanlarla ilişkiyi tüketim, rekabet ve şov düzleminden çıkarıp destek, tanıma, sorumluluk ve onarım hattına taşımaktır. Beşinci adım acıyı insanı sınayan ve olgunlaştıran bir süreç olarak okumaktır. Altıncı adım dönüş bilinciyle hiçbir eylemin sonuçsuz kalmayacağını bilmektir.
Bu yol haritası insanı kaçmakta olduğu gerçekliğin içine en sağlam şekilde yerleştirir. Çünkü Allah insana bir köken, bir yön, bir görev, bir bağ, bir arınma süreci ve bir dönüş ufku verir. İnsanın hayatı böylece dağınık olayların toplamı olmaktan çıkarak anlamlı bir sorumluluk dokusuna dönüşür.
Her şey boş düşüncesi insanın bağının kopuşudur, Kuran ise bu kopuşu adım adım onarır.
Hayatın anlamı keşfedilecek, üstlenilecek ve eyleme dönüştürülecek olan hakikattir. Hakikat ise oldukça yalındır:
Evrenin mutlak egemen bir otoritesi vardır, insanoğlu onu bulup ona itaat etmeli ve tekrar ona döndürüleceği günden asla şüphe duymamalıdır. Çevremizde devinen tüm unsurlar bize tek bir mesajı iletir: Amaçsız değiliz! Bu mesajı perdeleyen şeylere sarılmak ise bizi yönsüz bırakacaktır.
Hakikat gözümüzün tam da önünde durmaktadır.
Karanlıkta yönsüz kalanın tek hatırlaması gereken cümle şudur: Fe firru ilallah!
Allah'a firar etmemiz dileği ile.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



