Şefaat nedir, ne değildir?
Gelenek anlatılarından arınmak
Dini terminolojide en yoğun dezenformasyona uğramış, bağlamından koparılarak bambaşka bir ideolojik aygıta dönüştürülmüş kavramlardan biri de şefaat'tir. TDK sözlük kavramı şu şekilde açıklar:
Birinin suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için o kimseyle Tanrı arasında peygamberin yaptığı aracılık.
Bu tanımlama %100 hatalı ve kelimenin Arapça kökeni ile bağı olmayan bir dezenformasyondur. Resmi kurumlar eliyle yapılan dezenformasyon ise bizim gerçeği algılamamızın önüne setler kurar.
Şefaat kavramının geleneksel anlatıdaki çöküşünü, antik Arap sosyolojisindeki kök anlam oluşumunu ve Kuran çerçevesinde kavramın anlamını yapısal bir metodolojiyle analiz etmeye çalışalım.
Geleneksel öğreti ve bu öğretinin modern sözlüklere yansımış hali şefaati kök anlamından tamamen koparmıştır. Güncel sözlüklerde yer alan birinin suçunun bağışlanması için o kimseyle Tanrı arasında peygamberin yaptığı aracılık tanımı filolojik ve teolojik açıdan bütünüyle asılsızdır. Bu hatalı tanım tarihsel süreçte üretilmiş ideolojik ve politik bir kırılmadan beslenir.
Bu kırılmanın temelinde feodal monarşi sistemlerinin din olarak paketlenmesi yatmaktadır. Emevi ve Abbasi saraylarında mutlak gücü elinde tutan sultana sıradan halkın doğrudan ulaşamaması, araya vezirlerin, saray eşrafının veya aracıların girmesiyle oluşan hiyerarşik yapı zamanla ilahi sisteme de formüle edilmiştir. Bu algıda yaratıcı kızgın ve ulaşılamaz bir sultan'dır, din adamları, veliler, halifeler, kabile reisleri veya resuller ise sultanı yatıştıran ve suçluya torpil yapan aracılar olarak konumlanmıştır. Sanki aracılar Yaratıcı'dan daha merhametli ve hakkaniyetli gibi konumlandırılır. Üstelik bu Yaratıcı tasavvurunda kendisine yağcılık yapanları kayıran bir profil çizilir. Bu profil Kuran anlatılarındaki Yaratıcı otorite ile hiçbir şekilde bağdaşmaz.
Geleneksel şefaat algısının yarattığı en büyük yapısal hata bireyin sorumluluk bilincini iptal etmesidir. Kişi kendi eylemleriyle inşa etmesi gereken kurtuluş sürecini terk ederek nasıl olsa bir kurtarıcının araya girmesiyle affedileceği şeklindeki pasif, bedavacı ve eylemsiz bir inanç modeli ile kendini kandırır. Ruhban sınıfları şefaat tekelini ellerinde tuttuklarını iddia ederek kitleler üzerinde mutlak bir tahakküm kurmuş ve Yaratıcı ile insan arasındaki doğrudan bağı koparan bir aracılık kurumu inşa etmişlerdir. Kuran bu feodal kurtarıcılık müessesesini ve yetki devrini kesin bir dille reddeder.
Kavramın gerçek anlamını tespit edelim.
Şefaat kavramının kökü ŞFA'dır. Bu kök fiziksel ve matematiksel olarak tek olanı çift yapmak, bir şeye başka bir şeyi ekleyerek onu bütünlemek anlamına gelir. Zıttı ise tek, yalnız ve yalıtılmış anlamına gelen vitr VTR köküdür ve bu iki kök Fecr suresi 3. ayette birlikte anılır.
Antik arap coğrafyasında zorlu ve acımasız doğa şartlarında tek başına kalmak, zayıflık ve yok oluş demektir. Zayıf düşen, eksiği olan veya tek kalan bir unsurun yanına gelen bir eşleşme ile yani şefea oluşturması ise zayıfın ayağa kalkması ve dengelenmesi şefaat kavramının anlam alanıdır.
Aynı kökten türeyen şufa kavramı mülkiyet hukukunda bir arazinin bitişiğindeki arazi ile birleştirilmesi, çiftlenmesi ve bütünlenmesidir.
Şefi kavramı ise birinin eksikliğini gidermek üzere onun yanına eklenen ona yoldaş olan destekçidir.
Fecr suresi 3. ayetteki çifte ve tek'e ifadesindeki veş şef'i vel vetr kullanımı evrenin sistem mimarisini özetler. Mutlak tek olan yalnızca Yaratıcıdır ve yaratılmış olan her şey ise varlık sahasında tutunabilmek için bir çifte, eşe, desteğe yani şefi'ye muhtaçtır. Evren zıtların ve çiftlerin birbirini bütünlemesi algoritması üzerine kuruludur.
Şefaat kelimesinin gramatik formu bunun bir kereye mahsus anlık bir torpil eylemi olamayacağını zaten kanıtlar. Ziraat, ticaret ve adalet aynı formda kelimelerdir. Bu form sürekli işleyen, kurala bağlanmış, sistemsel ve evrensel bir denge yasası olduğunu kanıtlar.
ŞFA kökünün anlam sabitini şu şekilde belirleyebiliriz: Eksik, yetersiz veya zayıf olan bir yapının yanına gelen pozitif bir destekle eşleşip çiftlenerek bütünlenmesi, dengeye kavuşması ve işlevsel hale gelmesidir.
Şefaat kelimesinin Kuran'daki kullanımları incelendiğinde kavramın dünyada gerçekleşen fiziksel ve sosyolojik bir eşleşme mekanizması olduğunu da tespit edebiliriz.
Nisa suresi 85. ayet dünyevi şefaat kümesinin en net haritasını sunar:
Kim güzel bir eşlik edişle eşlik ederse, ondan kendisine ayrılan nasip olur; kim kötü bir eşlik edişle eşlik ederse, ondan üzerine aldığı bir sorumluluk olur. Allah her şey üzerinde gözetip sürdürücüdür.
Nisa 85
Bu ayet de şefaatin bir torpil sistemi olmadığını kanıtlar. Bir amele, bir eyleme veya bir iradeye eşilik etmek ve dünya görüşü ve eylemsellik olarak onunla çiftlenmek olduğunu gösterir.
Dünyadaki insanlar arası negatif şefaat sistemi kötülerin kötülere arka çıkması, organize suçların, haksızlıkların veya zulmün etrafında kenetlenilerek negatif bir bütün oluşturulmasıdır.
Aynı şekilde iyilerin adaletin ve doğrunun yanında durarak zayıf bırakılmış bir haklı ile eşleşmesi de pozitif bir şefaat eylemidir. Kişi dünyada hangi yönle eşleşirse o yönün ürettiği sonuçtan matematiksel bir pay alır ve bu pay da ya nasip üretir ya da sorumluluk. Dünyevi şefaat iradelerin ve eylemlerin sinerji yaratarak birbirini büyütmesi yasasıdır.
Peki ahiretteki şefaat nedir?
Ahiretteki şefaat kurgusu Kuran'ın din günü yani borçların ödendiği karşılık günü paradigmasıyla doğrudan entegredir. Kuran hesap gününü keyfi müdahalelere açık bir feodal mahkeme olarak tanımlamaz ve bilakis şaşmaz bir denge süreci olarak konumlar. Bu süreçte şefaat torpil, kayırma veya bir VIP yetkilinin cezayı iptal ettirmesi asla olamaz. Sistem şu şekilde işler, iyilikler kötülükleri tasfiye eder ve eylemsel bir küme olan tevbelerin, hasen amellerin, salihatın diğer kötü eylemlerle eşleştirilerek adaletin tecelli ettirilmesidir. Ve şu ilke kümeyi kapatır: Kimsenin kimse ile eşleşme, bütünleşme ve iradeye karşı birleşme yetkisi yoktur.
Kişi dünyada hata yaptığında eylem dosyasında bir eksiklik ve zayıflık oluşur. Yine eylemsel bir irade olan tevbe yani yapılan yanlıştan dönüp tam aksine doğru bir hareket üretme iradesi ile yeni ve pozitif değerler ortaya koyduğunda bu yeni değerler varlık sahasına çıkar ve adil bir mahkemede eşleştirilmeyi bekler. Allah'ın hangi amele nasıl bir değer yükleyeceği onun bilgisindedir.
Hesap gününde ilahi adalet sistemi devreye girdiğinde Hud suresi 114. ayetin temel ilkesi çalışır: Hasenat/iyilikler seyyiatı/kötülükleri giderecektir. Bu eşleştirmeyi yapacak olan ise sadece ve sadece mutlak egemen otoritedir.
Kişinin ürettiği pozitif eylemler, doğrular ve tevbeler, onun eksik, zayıf ve kusurlu dosyalarının yanına getirilir. Doğrular, yanlışlarla eşleştirilir yani şefi edilir. İyilikler, eksiklikleri nasıl bütünler konusu dediğimiz gibi Allah'ın bilgisi dahilindedir. Bu eşleştirme ve tasfiye etme işlemi sadece ilahi iradenin onayıyla neticelenir.
De ki: "Şefaat etme tümüyle Allah'ındır ki göklerin ve yerin egemenliği yalnızca O'na aittir. Sonra O'na döndürüleceksiniz."
Zümer 44
Eşleştirme, dengeleme ve eksikleri doğrularla bütünleyip nihayete erdirme sisteminin nihai otoritesinin yalnızca Allah olduğunu ilan eder.
İnce bir noktaya değinelim, Allah bazen şöyle ifadeler kullanır, gaybı kimse bilemez, onun bilgi verdikleri dışında, ya da kimse şefaat edemez, onun izin verdikleri dışında gibi ifadelere rastlarız. Bu tamamıyla ilahi sistem mimarisinde Yaratıcı'nın kök yetkisini elinde tutma prensibidir. Kuran'daki O'nun diledikleri veya izin verdikleri müstesna illa kalıbıyla gelen istisna formülleri Allah'ın kendi yarattığı yasalara mahkum olmamasını sağlayan ontolojik bir şerh niteliğindedir. Eğer evrenin tasarımcısı gaybı kimse bilemez veya şefaat asla olmaz deyip kuralı mutlak bir sınırla kapatsaydı sistemi kurup köşeye çekilen ve bizzat kendi koyduğu mekanik kurallara tabi olan pasif deistik bir Yaratıcı modeli ortaya çıkardı. Ancak bu şerhler sistemin tıkır tıkır işleyen katı bir matematiği olduğunu gösterirken aynı zamanda sistem Kurucusu'nun mutlak iradesinin her an aktif olduğunu, hiçbir kurala veya algoritmaya karşı kendi ellerini bağlamadığını ilan eder. Bu yapı aynı zamanda evrenin kuralları son derece net olan ancak egemenliğin, esnekliğin ve istisnai müdahale yetkisinin daima Kurucu'nun elinde tutulduğu dinamik, hiyerarşik ve açık uçlu bir mimari olduğunu kanıtlar. Gelenek bu şerhi 1200 yıldır yanlış yorumlar.
Bir yanda bireyi pasifleştiren, sorumluluğu aracı kurum ve şahıslara devreden, adaleti rafa kaldırarak ilahi sistemi bir torpil ve kayırma mekanizmasına dönüştüren, mitolojik ve politik ideolojilerle inşa edilmiş geleneksel şefaat algısı bulunmaktadır.
Diğer tarafta ise insanın kendi cennetini ve cehennemini bizzat kendi elleriyle ürettiği eylemler üzerinden inşa ettiğini, hiçbir sorumluluğun devredilemeyeceğini, varlığın fiziksel temelindeki çift olma/eşleşme kuralının ahlaki boyutta da geçerli olduğunu savunan Kurani şefaat gerçeği durmaktadır.
Bu mükemmel sistem mimarisi insan iradesini evrenin temel işleyiş yasalarıyla tam bir uyum içine sokarak ahlaki adaleti tesis etmektedir. İyiliklerin nasıl bir katsayı ile hesaplanacağı onun adaleti ve hükmünde saklıdır.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



