Tarihi bir yanılgı olarak antik Mekke'nin çöl ve mağara dönemi olarak yansıtılması
Erken İslam döneminin unutturulan kentsel hafızası üzerine
İslam mimarisi ve kentsel gelişim tarihi ele alındığında Muhammed Resul dönemi ve erken İslam tarihinin genellikle izole bir bedevi kültürü, çöl ve mağara atmosferi ile sınırlandırıldığı anlatısına rastlamaktayız. Hiçbir kentsel geleneği, mimari altyapısı veya mühendislik birikimi olmayan, sadece derme çatma çadırlarda yaşayan bir toplumun birkaç on yıl içerisinde devasa Sasani ve Bizans imparatorluklarını yıkarak Şam Emevi Camii veya Kubbetü'üs-Sahra gibi dünya mimarlık tarihinin şaheserlerini inşa etmesi mantıksal bir boşluk yaratır. Mimaride bu denli büyük sıçramaların yaşanmış olması mantıksızdır, bu mimari gelişim derin bir teknoloji transferine, kültürel hafızaya ve sağlam bir kentsel altyapıya dayanmak zorundadır. Bir şeyler bizden gizlenmiş olabilir mi?
Mağara ve çöl retoriğini kimler neden türetti?
Erken döneme atfedilen bu ilkel tasvir tarihsel bir gerçeklik olmaktan ziyade teolojik ve tarihi-politik dinamiklerin sonucunda kurgulanmış bir retoriktir. Bu mitosun inşasında iki temel faktör rol oynamıştır. Birincisi İslam öncesi dönemin teolojik olarak cahiliye yani bilgisizlik, karanlık ve ahlaki çöküş çağı olarak isimlendirilmesidir. Bu kavramsallaştırma İslam'ın getirdiği zihinsel aydınlanmayı yüceltmek adına, bölgenin geçmişteki maddi, kültürel ve mimari başarılarını bilinçli olarak gölgede bırakan bir anlatı işlevi görmüştür.
İkinci ve daha politik olan neden ise Abbasi dönemi tarihçilerinin tutumudur. Abbasiler kendilerinden önce hüküm süren Emevi hanedanını dünyevileşme ve yozlaşma ile suçlamışlardır. Emevilerin ulaştığı yüksek anıtsallığın ve maddi ihtişamın karşısına teolojik bir eleştiri olarak Resul dönemi yoksulluğunu ve çileci yaşam tarzı anlatısını yerleştirmişlerdir. Resul döneminin yapısal sadelik taşıdığı, bunun da dönemin pragmatik ihtiyaçlardan ve israfı reddeden etik duruştan kaynaklandığı iddia edilmiştir, sonradan bu durum imkansızlık ve ilkellik olarak yeniden yorumlanmıştır.
Gerçek böyle mi?
Günümüz arkeolojik verileri ve tarihsel bulgular klasik çöl anlatısı ile bölgenin gerçek mimari kapasitesi arasındaki devasa zıtlığı açıkça ortaya koymaktadır. Bu zıtlığı dört ana kentsel ve mimari unsur üzerinden okuyabiliriz:
Bölgesel doku
Klasik ve popüler anlatı bölgeyi göçebe, plansız ve rüzgarla sürekli yer değiştiren düzensiz çadır kamplarından ibaret sayar. Ancak arkeolojik gerçeklik bölgenin güneyinde gelişmiş su barajlarının, kuzeyinde ise anıtsal kaya mezarlarının bulunduğunu göstermektedir. Dahası kervan yolları üzerinde yer alan taş ve kerpiç yerleşimler köklü bir kentsel dokunun varlığını doğrular.
Medine konutları
Popüler mitos erken müslümanların tek katlı, derme çatma, ilkel çamur kulübelerde veya mağaralarda yaşadığı vizyonunu çizer. Tarihsel bulgular ise Medine'de kasr adı verilen, geniş avlulu ve tahkimatlı konakların inşa edildiğini kanıtlamaktadır. Ayrıca atam olarak bilinen savunma kuleleri ve iki katlı dikey yapılaşmaların varlığı kentsel gelişmişliğin kesin kanıtlarıdır.
Yapı malzemeleri
Çöl efsanesine göre mimaride yalnızca hurma dalı, hayvan derisi ve basit çamur kullanılıyordu. Oysa gerçeklikte yapılar temellerinde kesme taş kullanılarak inşa edilmiş ve üst katlarda da güneşte kurutulmuş kerpiç tercih edilmiştir. Kuyu ve sarnıç inşasında ise kuru duvar örme teknikleri gibi yüksek mühendislik becerileri sergilenmiştir.
Estetik hafıza
Yaratılan çöl anlatısı bölgeyi estetikten tamamen yoksun, sanatsal üretimin hiç olmadığı boş bir çöl olarak tasvir eder ve bölgede günümüzde arkeolojik çalışmaların yapılması yasaklanmıştır. Bunun aksine gerçek tarih Yemen'de mermerli ve mozaikli kiliselerin, Petra ve Medyen'de anıtsal kaya oymalarının varlığına işaret eder. Roma, Bizans ve Sasani ticaret eşyalarının bölgedeki dolaşımı da toplumun yüksek bir görsel ve estetik hafızaya sahip olduğunu gösterir.
Bu yerel mimari birikim ve estetik hafıza halifeler döneminde başlayan fetihlerle yeni bir evreye girmiştir. Müslümanlar devasa ordularını iskan etmek için ızgara planlı ve son derece rasyonel Amsar şehirleri inşa etmişlerdir. Basra, Kufe ve Fustat gibi şehirler Arap şehircilik bilincinin, fethedilen coğrafyaların teknolojik imkanlarıyla harmanlandığı mimari laboratuvarlar işlevi görmüştür. Ayrıca Kuran kavramlarından biri olan mihrab muharebe kökü ile aynı kökten gelir. Mihrab tamamıyla bir askeri makam yerleşkesidir.
Emeviler dönemine gelindiğinde ise İslam devleti Bizans ve Sasani imparatorluklarının vergi sistemlerini, bürokratlarını ve en önemlisi taş ustaları ile mozaik sanatçılarını kendi hizmetine almıştır. Kubbetü'üs-Sahra'nın inşası veya Şam Emevi Camii'nin devasa mozaiklerle kaplanması Konstantinopolis'in anıtsal kiliselerine karşı verilmiş politik ve teolojik bir meydan okumadır. Bu yapılarda kullanılan Bizans martyrium planları veya Sasani krallık ikonografisi mağlup edilen imparatorlukların görsel dilinin İslami bir hegemonyada yeniden çerçevelenmesi amacını taşır.
Unutulan ara halka; Gassaniler ve Lahmiler
Erken İslam mimarisini anlamak için Hicaz merkezli anlatının dışına çıkmak ve İslam öncesi Arap dünyasının kuzey kapılarına bakmak gerekir. Çünkü Araplar Muhammed Resul döneminden önce Bizans ve Sasani medeniyetlerinin sınırlarında, onların siyasi, askeri, dini ve mimari dünyalarıyla iç içe yaşayan Arap elitleri vardı. Bu noktada Gassaniler ve Lahmiler Emevi mimarisine giden görünmeyen tarihsel köprüyü temsil edebilir.
Gassaniler Suriye ve Ürdün hattında Bizans İmparatorluğu ile ittifak halinde yaşayan Hristiyan Arap bir siyasi güçtü. Bu topluluk çöl ile şehir, kabile ile imparatorluk, Arap kimliği ile Bizans Hristiyanlığı arasında ara bir konumdaydı. Onların varlığı, Arap dünyasının tamamını göçebe çadır kültürüyle açıklayan indirgemeci bakışı doğrudan zayıflatır. Gassani elitleri, Bizans'ın sınır savunmasında görev alırken aynı zamanda kilise, manastır, kabul salonu ve tören mekanı gibi geç antik mimari formlarla temas halindeydi. Bu durum, Arapların İslam'dan önce de taş mimari, kutsal mekan düzeni, saray protokolü ve temsil mimarisiyle çoktan karşılaşmış olduğunu gösterir.
Lahmiler ise aynı sürecin doğu kanadını oluşturur. Hire merkezli bu Arap hanedanı, Sasani İranı'nın sınır dünyasında gelişmişti. Hire sarayları, kaleleri, kiliseleri, manastırları, Arapça konuşan Hristiyan toplulukları, İran aristokrasisiyle temasları ve edebi çevresiyle geç antik dünyanın karma şehirlerinden biriydi. Bu şehirde Arap kabile geleneği, Süryani Hristiyan kültürü, İran saray adabı ve Sasani görsel dili aynı zeminde karşılaşıyordu. Böyle bir merkez erken Arap dünyasının mimari ve estetik bakış açısından tamamen yoksun olduğu iddiasını geçersiz kılar.
Emevi mimarisini açıklarken doğrudan Hicaz'daki sade mescitlerden, çöl evlerinden ve mağaralardan Kubbetü's-Sahra'ya ani geçiş gibi düz bir hat kurmak eksik kalır. Daha doğru hat şudur, Hicaz, vahyin ve topluluk inşasının merkezidir, Gassaniler, Arap-Bizans mimari temasının, Lahmiler ise Arap-Sasani saray kültürü temasının taşıyıcılarıdır. Emevi saraylarının Sasani ve Bizans temsil diliyle ilişki kurması tesadüf değildir.
Erken İslam mimarisinde çölden saraya mucizevi bir sıçrama gerçekleşmemiştir, bize anlatılan çöl ve mağara iklimi bir kurmacadır. Farklı Arap coğrafyalarında dağınık şekilde mevcut olan kentsel, saraylı, dini ve estetik hafızanın fetihler sonrası büyük bir imparatorluk çatısı altında birleşmesi akla daha yatkındır.
Cahiliye'yi maddi veya kültürel yokluk gibi okuyanların hatasını eleştirmeliyiz.
Cahiliye Kuran'da esasen ahlaki, epistemik ve toplumsal sapma hali olarak işlenir. Mimari, ticaret, şiir, zanaat ya da şehirleşmenin olmadığı anlamına gelmez. Sonraki dönemlerde antik Hicaz ahlaki olarak tenkit edilirken ilkel bir çöl imgesine indirgenmiştir. Bu hatalı ve tarihi karartan bir bakış açısıdır.
Antik Hicaz bölgesi ticari kervan yollarının kesişim noktasında, dönemin en güçlü ve köklü medeniyetleriyle çevrili stratejik bir koridordu. Bölgenin güneyinde, muazzam hidrolik mühendisliği ve anıtsal taş mimarisiyle öne çıkan Sebe, Ma'in ve Himyeri krallıkları bulunurken kuzeyinde Helenistik Roma etkilerini kendi kaya oyma geleneğiyle sentezleyen Nebati Krallığı hüküm sürüyordu. Daha geniş jeopolitik çerçevede, kuzeybatıda Levant ve Mısır üzerinden Doğu Roma İmparatorluğu, kuzeydoğu ve doğuda ise Mezopotamya havzasını kontrol eden Sasani İmparatorluğu yer alıyordu. Kızıldeniz'in hemen karşısındaki Aksum İmparatorluğu da denkleme dahil edildiğinde Hicaz izole bir çöl olmaktan ziyade, Afrika, Akdeniz ve Pers havzasının siyasi, kültürel ve ticari nüfuz alanlarının tam merkezinde nefes alan dinamik bir geçiş coğrafyasıydı.
Erken İslam mimarisi çölün yoksulluğundan veya göçebe bir bilgisizlikten doğmamıştır. Mağara ve çöl anlatısı ahlaki bir teolojinin ve sonradan yazılan politik tarihçiliğin ürettiği bir mitostur. Tarihsel gerçeklik Arapların İslam öncesinden devraldıkları yerleşik kentsel tecrübeyi pragmatik bir zekayla geç antik çağın en büyük medeniyetlerinin estetik ve mühendislik birikimiyle sentezlemeleridir. Bu evrim tarihin kaydettiği en rasyonel kültürlerarası geçişlerden biridir.
* Not:
Resul'ün okuma yazma bilmediği ve ilk vahyi de bir mağara'da aldığı anlatısı da Emevi uydurmasıdır. Kuran bilgileri ile çelişen kurgulanmış bir tarih anlatısıdır.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



