Hollywood'un zombi kurgusundan Kuran'ın yaşayan ölüler tanımına
Özünü kaybetmiş insan üzerine
Zombi imgesi Hollywood sinemasında ve popüler kültürde bir korku öğesi olarak kodlandı.
Korkutan şey çürümüş yüzleri, boş gözleri ve insan eti ile beslenmeleri mi? Belki..
Ya da zombi imgesini gerçekten rahatsız edici yapan şey belki de daha farklıdır. Zombi insan biçimini koruduğu halde insanı insan yapan unsurlardan yoksun kalmış bir varlıktır. Yürür ama nereye gittiğini bilemez. Görür gibi görünür ama gördüğünü anlamlandıramaz. Sesleri algılar fakat onlarla bir düşünce ilişkisi kuramaz. Bir kalabalığın peşinden gider fakat niçin gittiğini sorgulayamaz ve yalnızca dürtüsünün peşinden gider. Yaşama benzeyen bütün hareketler devam ederken içindeki öz sanki çoktan ölmüştür.
Hareket eden bir bedenin içinde artık 'insanın bulunmaması' belki de asıl korkunç olandır. Ve bu 'tanıdığımız ve bildiğimiz' bir insan ise korku katsayısı artar.
Bu ürkütücü imge bugün bildiğimiz haliyle kanlı ve vahşi bir Hollywood yorumu olmadan evvel çok daha trajik bir tarihe sahipti. Popüler kültürdeki zombi kelimesinin kökeni Haiti'nin şeker kamışı tarlalarındaki kölelik anlatılarına kadar uzanır. O dönemin zonbi algısında kişinin kendi iradesini kaybetmesi sözkonusuydu.
Sömürgeciliğin acımasız çarkları arasında ezilen bir köle için ölümden bile daha korkunç olan tek bir ihtimal vardı o da öldükten sonra dahi iradesini geri kazanamamak, özünü kaybetmiş bir beden olarak başkasının tarlasında sonsuza dek çalışmaya mahkum edilmekti. Yani zonbi kavramı kölelikle doğrudan ilişkiliydi.
Öznenin ortadan kaldırıldığı bu erken zonbi figürü modern insanın irade kaybına dair yaratılmış önemli bir metafordu.
Zamanla sinema endüstrisi bu figürü devralıp dönüştürdü. George A. Romero'nun 1968 tarihli Night of the Living Dead ve ardından gelen efsanevi Dawn of the Dead filmleriyle modern zombi arketipi şekillenmeye başladı. Yavaş hareket eden, kalabalıklaşan, düşünme ve muhakeme yeteneğinden yoksun bırakılmış bu yaratıklara son derece ürpertici, insandan kalma kalıntılar eklenmişti.
Zombilerin açıklanamaz bir güdüyle büyük bir alışveriş merkezine doluşmaları aslında hayattayken sahip oldukları tüketim alışkanlığının anlamını yitirmiş bir kas tekrarından ibaretti. Davranış devam etmekteydi fakat eylemin içindeki anlam tamamen buharlaşmıştı. Alışveriş merkezinin koridorlarında dolaşıyorlar fakat ne aradıklarını bilmiyorlardı. Kalabalığı takip ediyorlar fakat kalabalığın neden o yöne aktığını hiçbir zaman sorgulamıyorlardı. Bir zamanlar bilinçle, tercihle ve akılla yapılan eylemler artık sadece otomatik bir dürtünün emrine girmişti.
İlerleyen yıllarda 28 Days Later gibi yapımlar zombiliğin biyolojik ölüm şartını tamamen ortadan kaldırdı. Artık ortada mezardan kalkan bir ceset yoktu, bir enfeksiyon veya tetikleyici unsur insan bedeninin üst düzey kontrol mekanizmalarını yok ediyor, geriye sadece saf dürtü ve şiddet bırakıyordu.
Bu evrim zombi tanımını ölü bir insan olmaktan çıkarıp insani kontrol mekanizmalarını kaybetmiş yaşayan bir insan profiline dönüştürdü. Muhakeme yeteneği silinmiş, dili işlevsizleşmiş, bireyselliği kalabalığın içinde erimiş ve kendilik bilinci tümüyle ortadan kalkmış yaşayan ölüler.
Üstelik bu dönüşümün en karanlık yanı canavarın kendi durumunun farkında olmamasıydı. Hiçbir zombi bir aynanın karşısına geçip ben neye dönüştüm, neden bu haldeyim diye soramıyordu. Çünkü bu varoluşsal soruyu sorabilecek kendi üzerine düşünebilecek o kritik öz çoktan yok olmuştu. Land of the Dead filminde bir Big Daddy isimli zombi aynanın karşısında kendisini görür, sanki eski insanlığından bir izi hatırlayacak gibi olur ama bunu beceremez.
Modern insanın rutinleri, tüketim çılgınlığı, kalabalıkları sorgusuz sualsiz takip edişi ve kendi dürtülerinin kölesi oluşu üzerine inşa edilmiş bu popüler kültür metaforu şaşırtıcı biçimde Kuran'daki bazı terimlerin kavramsal keşfinin kapısını aralar.
İnsanın insanlığını kaybettiğinin farkına varmadan insanlığını kaybetmesi ihtimali.. Biyolojik ölümden bağımsız bir ölülük hali Kuran'ın akletme krizini anlatmak için kurduğu paradigmanın merkezinde yer alır.
Kuran, modern zombi anlatılarının yürüyen ölü imgesi ile oldukça paralel, derin ve yapısal bir anatomi sunarak biyolojik olarak nefes alan ancak hakikat düzleminde ölü sayılan insanlardan bahseder.
Bu paradoksal insanın en çarpıcı tasviri Enam suresi 122. ayette karşımıza çıkar:
Ölü iken dirilttiğimiz, ona, insanlar arasında, onunla yürüyeceği bir nur atadığımız bir kimse; karanlıklar içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimseye benzer mi? Gerçeği örtenlerin yaptıkları kendilerine süslü gösterildi.
Enam 122
Bu ayetteki diri ve ölü insan figürlerinin ikisi de yaşamaktadır, nefes almaktadır, sokaklarda yürümektedir. Dolayısıyla ortada toprağa verilmiş bir ceset yoktur. Fakat ayet karanlıklar içinde hapsolmuş insan durumunu açıkça ölülük olarak tanımlar. O zaman yeniden dirilmek biyolojik bir uyanış mı yoksa bir şuur ve idrak uyanışı mıdır sorusu karşımıza çıkacaktır.
Popüler kültürde zombinin kritik organı beyindir. Klişe filmlerde zombiyi durdurmanın tek yolu bu sinir sistemini yok etmektir. Kuran'da tanımlanan meyt yani ölü insanın anatomisinde ise devreden çıkan ve çürüyen asıl merkez kalp olarak belirir.
Kuran dilindeki kalp insanın anlama, kavrama, akletme ve hakikatle bağ kurma merkezidir. Hac suresi 46. ayet bu anatomik çöküşün kaynağını sunar:
Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki kendilerinin, onunla akıl edecekleri kalpleri veya onunla işitecek kulakları olsun. Zira kör olan gözler değildir, kör olan göğüslerin içindeki kalplerdir.
Hacc 46
Beden tıkır tıkır çalışmaktadır. Organlar fizyolojik olarak yerli yerindedir ancak işlevlerini tamamen yitirmişlerdir ve Araf 179 bu yaşayan ölülerin tomografisini çeker.
Veri girişi vardır fakat içeride bu veriyi işleyecek, onu anlamlandıracak, hayatla ve hakikatle bağlantı kuracak olan akletme kapasitesi kapanmıştır.
Hollywood zombisinin davranışlarını belirleyen tek şey doyurulamaz bir açlık dürtüsüdür. Dürtüsüne mani olamaz, onu yargılayamaz, ona sınırlar çizemez sadece onun emri altında sürüklenir.
Kuran'da meyt yani ölülük halinde yaşayan insanın dürtüsel köleliği anlatılır. Furkan 43'te arzunun insanı yöneten bir diktatöre ve sahte bir tanrıya dönüşmesi eleştirilir. Zombinin kendi açlığının onun bir uzantısına dönüşmesi gibi kalbi ve aklı devreden çıkmış bir insan da kendi arzularının güdümünde, iradesi elinden alınmış bir köleye ve adeta modern bir zombiye dönüşür.
Zombi filmlerinin en dehşet verici yanı bireyin yok olup yerini nereye gittiğini bilmeyen, sadece önündekini takip eden devasa sürülere bırakmasıdır.
Kuran'ın atalarının dinini veya toplumun genel geçer kabullerini akletmeden kopyalayanlara yönelttiği taklit eleştirisi tam olarak bu sürüleşme tehlikesine işaret eder.
Bakara 170'te hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız diyenlerin mazereti Romero'nun alışveriş merkezinde boş boş gezinen zombilerinin trajedisi ile kavramsal olarak aynıdır. Başkasının kararını kendi kararı zannetmek, bir eylemi sırf kalabalıklar yapıyor diye hiçbir gerekçe üretmeden, hiçbir anlam atfetmeden kopyalamak. Hareket vardır ama yönün gerekçesi kayıptır.
Kuran'ın meyt olarak tanımladığı insan da kendi çürümüşlüğünün farkında değildir.
Görmediği halde gördüğünü, bilmediği halde bildiğini sanan, karanlığın tam ortasında dururken kendini aydınlıkta zanneden bir zihnin dirilme şansı var mıdır?
Kuran'da mezardan kalkıp insan etine saldıran biyolojik ölüler yer almaz. Fakat Hollywood'un yüzyıllar sonra modern insanın yabancılaşmasını, tüketim çılgınlığını ve irade kaybını dramatize etmek için icat ettiği walking dead metaforu ile Kuran'ın mevt ve hayat ayrımı arasında müthiş bir kavramsal köprü bulunur.
İnsan, insan formunu korurken insanlığını kaybedebilir. Sokağa çıkabilir, kalabalıklara karışabilir, tüketebilir, konuşabilir ve her sabah aynı döngüyü kusursuzca tekrar edebilir. Ancak içeride idrak eden bir kalp, bağ kuran bir akıl, hakikate açılan bir duyu ve görü yoksa kişi yalnızca kendi arzularının rüzgarında savruluyorsa, Kuran'da yer alan teşhis tüm çıplaklığıyla karşımızda durur. Bedenin yürüyor olması içerideki insanın hala hayatta olduğu anlamına gelmez. Ve bu sessiz ölümün en ürkütücü yanı ölülerin bizimle birlikte şehrin tam kalbinde, ışıltılı caddelerde ve sıradan hayatların içinde yaşıyor olmasıdır.
Peki İsa nebi'nin dirilttiği insanlar yaşayan ölüler miydi yoksa mezarlıktaki ölüler mi?
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



