Hristiyan ikonografisini eleştiren mezhep geleneklerinin kendi içindeki 'görünmez' ikonografisi
Suretsiz ikonlar ve sözde tasvir yasağı üzerinden eşya kutsiyetinin yeniden üretimi
Dinler tarihinin en eski tartışmalarından biri de ilahi olanın eşyalar, sanat eserleri veya objeler üzerinden nasıl temsil edileceği konusudur. Temsil edilmeli midir? sorusu ise daha hayatidir.
Bir yanda inancı resimlere, heykellere ve tasvirlere döken Hristiyan ikonografisi dururken diğer yanda tapınaklarını her türlü tasvirden arındırdığını ve ibadeti yalnızca soyut, zamana sığmayan bir tek tanrıya has kıldığını iddia eden ana akım geleneksel mezhep anlayışları yer alır. Dışarıdan bakıldığında caminin duvarları ile kilisenin ihtişamlı freskleri ve heykelleri arasındaki fark, putperestlik ile tek tanrıcılık arasındaki o keskin sınır gibi sunulmaya çalışılır. Geleneksel müslüman aklı da bu noktada Hristiyanları inancı nesneleştirmek ve kiliseleri puthaneye çevirmekle kıyasıya eleştirir. Peki sözde sureti yasaklayan ehli sünnet politik ideolojisi mescitleri gerçekten putlardan arındırabilmiş midir? Yoksa kendi tasarladığı tasvir yasağını çok daha sinsi formlarda görünmez bir ikonografi ile yeniden mi üretmiştir? Konuyu inceleyelim.
İslam'ın erken dönemlerinde putperestliğe dönüş korkusuyla şekillendiği söylenen katı tasvir yasağı kiliseler camiye çevrildiğinde mozaiklerin üzerinin sıvayla kapatılmasına neden olmuştu. Abbasi döneminde sistemleştirilen bu yaklaşımın ülkemizdeki en önemli örneklerini Kariye Camii ve Ayasofya'da görmüştük. Freskler ve ikonaların üzerileri örtülmüştü. Ama aslında Hristiyanlıkta ikonalar okuma yazma bilmeyen kitlelere İncil anlatılarını aktaran görsel bir müfredat, pedagojik bir resimli incil işlevi görüyordu. Yani içerik olarak aslında Kitap'tan anlaşılanların tasvirleriydi.
Suretler Abbasi döneminde sistemleştirilen mezhep yaklaşımlarında mutlak günah sayılıp yasaklandığında İslam coğrafyasında insan figürünün bıraktığı görsel boşluğu başka objeler doldurmuş olabilir mi? İlk dönem mescitlerinde sadece Kuran ayetlerinin hatları yer alırken zamanla Kuran dışı yazımlar örneğin halife isimleri bizzat ikonalaşmamış mıydı?
Günümüzde bir camiye girdiğimizde imam'ın makamının üst kısmının sağına ve soluna aynı boyutta, aynı dairesel formda asılan Allah ve Muhammed levhaları ve yine aynı boyutlardaki halife isimleri aslında Hristiyan kiliselerindeki İsa ve Meryem hiyerarşisinin kaligrafik ikizleri değil midir?
Daha temel soru şudur. Kuran gerçekten sureti mi yasaklamaktadır yoksa suretle kurulan kulluk ilişkisini mi? Temasil kelimesi Kuran'da yalnız bu formda iki yerde geçer ve bu iki kullanım şaşırtıcı bir kontrol imkanı sağlayabilir. Enbiya 52'de İbrahim nebi kavminin 'kendilerine akif oldukları' temasil'i sorgular, burada temasil kavramını tanrı tasviri ve benzetmeleri, heykel ve ikonlar olarak okuyabiliriz ve insanların bu temsillerle bağ kurması ve onlara tapınması ana problemdir. Buna karşılık Sebe 13'te ise Süleyman için maharib ile birlikte temasiller de yaptığı anlatılır, buradaki maharib mabed olarak çevrilir fakat %100 hatalıdır, mihrab ve maharib formları harb yani savaş kökünden gelir muharebe aynı köktür, mihrab ise savaşın yönetildiği askeri karargahtır, kale olarak düşünebiliriz ve bu karargahta heykelimsi temsillerin bulunduğunu anlayabiliyoruz yani bu temsiller mescitlerde bulunmuyor, muharebe merkezlerinde bulunuyor ve ayette bu heykel üretiminin kendisine yönelik herhangi bir kınama da yer almıyor. Aynı kelimenin bir bağlamda putlaştırılmış bağlılığın sembolü diğerinde ise estetik bir form olması Kuran'ın suret günahtır şeklinde basit bir kategori kurmadığını gösteriyor. Geleneksel mutlak tasvir yasağı bu açıdan Kuran'ın açık bir hükmünden ileri gelmiyor, sonraki hukuk ve mezhep sistemlerinin geliştirdiği bir sınırlandırma olarak yeniden incelenmeye muhtaç gibi duruyor.
Mescitler Allah içindir. O halde Allah ile bareber kimseye çağrıda bulunmayın.
Cin 18
Aslında bu emir çeşitli estetik tasarımlarla sessizce delinmiştir. Görsel olarak aynı yatay düzlemde sunulan 6 isim, Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali camileri ziyaret edenlerin zihninde bilinçaltı bir eşitleme yaratır. Teslis artık cami mimarisine sayısı çoğaltılarak sızdırılmıştır.
Bu kaligrafik ikonografi Hristiyanlıktaki azizler panteonunun kelimelerle çizilmiş suretleridir. Sünni gelenekte ilk dört halifenin isimlerinin merkeze yerleştirilmesi erken dönemdeki Şii itirazlara karşı geliştirilmiş politik bir kimlik inşasıydı.
Şiilik anlayışı ise ise 12 imam öğretisiyle bu duruma karşı hamle geliştirmiş ve Ehli Beyt'e günahsızlık zırhı giydirerek Kerbela trajedisini görsel ikonlara, hatta namazda doğrudan üzerine secde edilen türbet adlı 'kutsal' taşlara dönüştürmüştü.
Resim yasağının etrafından dolaşmanın en sofistike formu ise Osmanlı'da zirvesine ulaşan hilyei şerif geleneğiydi. Resul'ün sözde fiziksel özelliklerini betimleyen bu metinler zamanla tamamen seyredilmek ve kutsiyet devşirmek için tasarlanan levhalara dönüşmüştü. Hilye sistemi geleneğin kelimelerle ve tezhib süsleriyle örülmüş yegane ikonasıydı.
Metnin ikonlaşmasının daha ileri bir aşaması da artık asılan yazının okunmasının dahi zorunluluk olmaktan çıkmasıdır. Osmanlı ve İran dünyasında kullanılan minimal Kuran nüshaları bunun önemli örnekleridir. Bazıları yalnızca birkaç santimetre büyüklüğündedir metal kutulara veya kumaş keseciklere konulur, askerlerin boynuna veya koluna takılır, silahlara yahut savaş sancaklarına bağlanırdı. Metropolitan Museum bu sancak Kuran'larından bazılarının küçük yazıları nedeniyle okunmasının son derece güç olduğunu buna rağmen sultanı ve askerleri koruduğuna inanıldığını özellikle belirtir. Burada Kuran'ın metniyle ilişki anlam ve içerikten maddi mevcudiyete doğru kaymıştır. Kuran yalnız okunup işitilen ve uygulanan bir rehber olmaktan çıkarılarak taşınan, bağlanan ve koruyucu etkinlik atfedilen bir nesneye dönüştürülmüştür. Suretin ikonalaşması engellenirken Kitap'ın kendisi tılsımlaştırılmıştır.
Ve bu Kitap'ın tılsımlaştırılmasının Yahudilikteki izdüşümü Tefilin'dir. Tefilin içinde Tevrat'tan ayetlerin yazılı olduğu parşömenler barındıran, deriden yapılmış bir adet siyah 7-8 cm'lik kare kutunun bulunduğu başa ve kola bağlanan kitaplardır. Ürkütücü bir benzerlik değil mi?
Buradaki teolojik fay kırığı çok önemli. O zaman şu soruyu sorabiliriz; Yahudi teolojisindeki eşya fetişizmi İsrailiyat yoluyla İslam'a sızdırılmış olabilir mi?
Yahudilikte de tıpkı mezhep geleneklerinde olduğu gibi tasvir kesinlikle yasaktır ve tapınakta Tanrı'nın veya elçilerinin heykelleri bulunamaz. Suriye'deki M.S. 3. yüzyıla ait olduğu düşünülen Dura Europos Sinagogu'nun duvarlarında Tevrat sahneleri içeren fresklere rastlanmıştı. Musa insan formunda resmedilmişti. Bunun gibi bir kaç istisna arkeolojik bulgularda ortaya çıksa da genel Yahudi anlayışı tapınaklarda resim ve heykellere karşıdır.
Ancak antik İsrail dininde son derece baskın bir kutsal eşya kültü yer alır. Ahit Sandığı, Harun'un yeşeren asası, yedi kollu şamdan, hayvan boynuzundan yapılan borazanlar ve başa takılan objeler bunlardan bazılarıdır. Tasviri yasaklayan ama kutsiyeti eşyaya, mekana ve genetiğe atfeden bu Yahudi geleneği tarihsel süreçte kıssalar yoluyla geleneksel mezhep damarlarına da sızmıştır.
Özellikle Osmanlı'nın siyasi meşruiyeti elinde tutmak için Mısır seferinden itibaren toplamaya başladığı kutsal emanetler bu eşya fetişizminin kurumsallaşmış zirvesidir. Davud'un ve Ali'nin kılıcı, Musa'nın asası, İbrahim'in tenceresi gibi tarihsel gerçeklikle bağdaşması güç objeler sarayın has odalarında 'kutsanmıştır'. Bu anlatılar halifeleri Resul'ün mutlak varisi ilan etmek için türetilmiş anakronik bir devlet propagandasıdır.
Bununla da yetinilmemiş, Resul'ün sakalı, taşa çıktığında mermeri erittiği iddia edilen ayak izi, hırkası ve fanuslarda biriktirilen güya vücudundan çıktığı iddia edilen teri saklanmış, sarmalanmış ve özel gün denilen tarihlerin gecelerinde tapınak ziyaretçilerinin önüne sürülmüştür. Mezhep alimlerinin bu eşya tapıncını meşrulaştırmak için sıklıkla başvurdukları biz eşyaya tapmıyoruz, ondan feyz ve bereket umuyoruz savunması Hristiyan teologların biz resme tapmıyoruz, temsil ettiği azize hürmet ediyoruz savunmasının kelimesi kelimesine aynısıdır. Arada hiçbir mantıksal veya teolojik fark yoktur.
Kuran'dan kopuş insanlığı paralel bir din inancının bataklığına sürüklemiştir. Kuran'da kutsal kavramının kökünden gelen mukaddes terimi bir varlığın veya mekanın sıradan, bayağı ve herkese açık olandan koparılarak özel ve tek bir otoriteye rezerve edilmesidir. Sami dillerinin en eski katmanlarında da bu köke rastlanır ve ayrılmış, seçilmiş ve sadece Allah tarafından dokunulmaz kılınmış anlamlarına gelir.
Dünyevi olandan arınmışlığı ifade eder ve herhangi bir fani eşyanın kendi zatına içkin taşınabilir bir kutsiyeti olamaz. Ne var ki geleneksel Müslüman zihni soyut olanla yetinemediği için tıpkı Hristiyanların aziz kemiklerine veya çarmıh parçalarına tapınması gibi kendi emanetler mitolojisini inşa etmiştir.
Bu eşya ve mekan ikonografisi avamın dini tatmin aracının yanı sıra doğrudan siyasi bir tahakküm aygıtıdır. Padişahların camilerde halktan kopuk ve yerden yüksek hünkar mahfilleri'nde namaz kılarak eşitlik ilkesini mimari bir kibirle ezmesi hilafetin nasıl dokunulmazlaştırıldığının da mekansal kanıtıdır.
Osmanlı'nın sultana atfettiği 'Allah'ın yeryüzündeki gölgesi' zillullahi fil ard unvanı dünyevi bir yönetim biçimi olan halifeliği, Kuran'da yeri olmamasına rağmen dinin sarsılmaz bir esasıymış gibi kitlelerin zihnine kazımıştır. Fakat Kuran'a göre Allah'ın gölgesi olmaz, nuru olur ve tüm karanlıkları paramparça eder. Nur 35'de bu konu işlenir.
Kuran'dan kopuk zillullah tasviri bugün bile halifeliğin veya tarihi otorite figürlerin eleştirilmesinin dinden çıkmakla eşdeğer görülmesinin kaynağıdır ve temelinde Emevi ve Abbasi siyasetinin halifeleri tehlikeli bir şekilde insanüstüleştirilmesi fikri yatar.
Günümüz Müslümanlarının Hristiyan ikonografisine yönelttikleri nobran eleştiriler aslında kendi tarihsel aynalarındaki yansımalarından kaçış ve bir tür illüzyonu sürdürme çabasıdır. Kiliselerin üzerini sıvayla kapatanlar, Hristiyan suretlerinden boşalan o mekanı halife isimleriyle, dokunulmaz siyasi iddialarla, Kuran dışı kelimelerle ve 'kutsal' olduğu iddia edilen eşya ikonlarıyla doldurmuştur.
Kuran'ın fani eşyadan münezzeh ve elçilerin dahi sadece birer uyarıcı beşer olduğunu vurguladığı yalın Allah bilinci, cami mimarisindeki görsel simetrilerle, mitolojik ayak izleriyle ve cam fanuslardaki sakal telleri ile yıkılmaya çalışılmıştır. Geleneksel dindar aklın yüzleşmekten en çok korktuğu şey sureti yasaklayıp yerine yazıyı, hırkayı ve kılıcı koyması ve kutsalın sömürüsüne dayanan ikonografinin kılık değiştirerek siyasetle zırhlanmış çok daha sinsi bir versiyonla İslam'a sızmasıdır.
İhtişamlı çerçevelere hapsedilmiş isimler ve saray odalarında bekletilen kılıçlar geleneğin görünmez putları olarak sessizce varlıklarını sürdürmektedir.
Kuran'ın net sınırlarla ayırdığı anlam alanları 'kutsal' adı altında yeniden inşa edildiğinde putun sureti kaybolmuş gibi görünse de form değiştirerek işlevi yaşamaya devam edebilmektedir, hem de camilerin tam içerisinde.
Sorgulayan zihinler olarak Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz.



